DESTANI AŞK

Prof. Dr. Bekir Parlak tarafından yazıldı. Aktif .

ask

Aşk üzerine yazmak hem kolay hem de zordur derler... Öyledir de…

Uzay kadar engin, okyanuslar kadar derin olan bu konuda yazmak belki aslında o kadar da zor değildir, lakin bu, aşka dair ne yazacağına, nereden bakacağına ve esas söylemek istediğin meramının ne olacağına göre değişir. Kainat kurulduğundan ve insanoğlu var olduğundan bu yana “aşk” da vardı. Aslında aşk, kainatın mayası, insanoğlunun da aynasıydı. Adem ve Havva’dan beri, belki de aşktı insanoğlunun en büyük derdi. Aşkı yazan kalemler nice mürekkepler tüketmiştir bilinmez ama aşk nicelerini yüceltmiş, nicelerini de güneşe kalmış kar misali eritip tüketmiştir. Aşkın bir hali yoktur ki bin bir hal içinde bir haldir aşk;
Yaradana aşk…
sevgiliye aşk…
yaratılana aşk…
kutsala aşk…
bilime aşk…
sanata aşk…
ve daha nice aşk…

Hepsi de bir yerden geliyor; öyle bir yerden geliyorlar ki, kalbe verilen bu yüce duygu, tükenmek bilmez ilahi pınardan besleniyor.
İnsanoğlunun Yitik Hazinesi Aşk, ezelden ebede kadar var olacak bir hazinedir. Kimisi o hazineden nasiplenmeden göçer giderken, kimisi ise hazineyi keşfedip bu dünyadan “zengin” olarak ayrılır. Hazineyi bulunca talan etmek isteyenler de çıkar elbet, neyse ki aşk hazinesi bitmez bir ilahi servettir. Zaten aşkın özü de ilahi değil midir? Aşkın en büyük sözü de “İlahi Aşk” değildir de ya nedir? Aşk, salt bir duygu ya da psikolojik içerikli bir hadise değildir. Aynı zamanda biyolojik ve sosyolojik yönleri de vardır. Aşkın bir kimyası vardır, bedeni etkiler. Tıp dünyası bunun üzerinde çalışmış ve aşk denilen halin, gerçekte biyolojik bir yönünün olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Aşk İksiri
Son zamanlarda bilim dünyasının da ilgi alanına giren ve üzerine pek çok araştırma yapılan aşk konusunda, bilimsel sonuçlar da elde edilmeye başlandı. Buna göre aşık olduğumuzda beynimizde ve vücudumuzda çok sayıda kimyasal madde hareketleniyor. Bunların başında ise östrojen ve testosteron hormonları geliyor.

Bilimsel sonuçlar gösteriyor ki aşık olan kişiler; kalbin daha hızlı çarpması, yüzün kızarması ve ellerin terlemesi gibi tepkiler veriyor. Bu durumdan vücutta salgılanan dopamin, noradrenalin ve feniletilamin sorumlu. Dopamin yoğun mutluluk, yoksunluk ve bağımlılıkta önemli rolü oynuyor. Noradrenalin adrenaline benziyor. Adeta ayakları yerden kesiyor ve kalp çarpıntısına neden olup heyecan yaratıyor.

Aynı zamanda dikkat, kısa süreli hafıza, hiperaktivite, uykusuzluk ve hedefe yönelik davranıştan sorumlu. Yüksek dopamin seviyeleri noradrenalin ile ilişkili. Bu iki hormonun birlikte salgılanması sevinç, yoğun enerji, uykusuzluk, yoksunluk, iştah azalması ve artmış dikkate neden oluyor. Aşık olunduğunda salgılanan bu hormonlara uzmanlar “aşk iksiri” adını veriyor. Araştırmalar sonucu aşık olan insanların beyninde mutluluk hormonu olarak bilinen serotoninin azaldığı ortaya çıkmış. Bulunan düşük serotonin hormonu seviyelerinin, obsesifkompulsif (tekrar eden takıntılı davranış) bozukluk hastalarında ortaya konan serotonin eksikliği ile benzer olduğu için kişi, aşık olduğu insanı aklından çıkaramıyor.

Aşkın Evi Kalp mi Beyin mi?
Aşkın simgesi “kalp”tir. Fakat şaşılacak şey ki, kalbin aşkla ilgisi yoktur. Kalp aşkı etkilemez, bilakis, aşkın kimyasallarından etkilenen bir organdır. Peki aşkın kaynağı neredir? Aşkın kaynağı “beyin”dir. Yani aşkın evi beyindir. Aşk üzerine yazılanlarda kalbin yanında bir de “gönül” geçer. Gönül, üstelik öyle sihirli bir kelimedir ki her dilde her kültürde yoktur. Aslında biraz da bize hastır. Aşıkların evi bizim kültürümüzde gönüldür. Ne demiş Yunus Emre; “Gönlüm düştü bu sevdaya/Gel gör beni aşk neyledi”.

Sanatın Kalbi Aşk
Türk edebiyatında birçok aşk şairi yer edinmiştir: Fuzuli, Baki, Nedim, Şeyh Galip gibi ve daha niceleri… Dilimizde aşk ile ilgili nice deyim vardır: aşık olmak, aşk ateşi, aşkından kül olmak, aşka gelmek, aşk yuvası gibi. Aşk, edebiyatın, müziğin, sinemanın, tiyatronun, resim sanatının ve diğer sanat dallarının ana temalarından biri, belki de birincisidir. Üstelik hemen hemen her kültürde durum aynıdır. Bir yanıyla aşk denilen bu fenomenin her çağda ve her coğrafyada sanatın odağında yer aldığı bilinmektedir.

Aşk ve Bilim
Sanatta durum böyleyken bilimde nasıl? Aşk olgusunu, birçok bilim dalı da mercek altına alır. Bunların başında psikoloji, sosyoloji ve biyoloji gelir. Sadece bunlar değil tabii, antropoloji, halkbilimi, arkeoloji gibi bilim dalları da bu konuyla ilgilenir. Bir de meşhur bilim adamlarının meşhur aşkları var tabii. Artık buna “bilimsel aşk” mı dersiniz, ne derseniz deyin, bilim insanlarının aşkları ve tutkuları da bir başka olur diyorlar.

Aşk Nedir Aslında?
Aşk aslında; iki seven insanın birbirine durup öylece bakmasından öte bir şeydir. Aşk; “birlikte el ele aynı yöne geleceğe bakmaktır”. Aşk budur. Aşk birbirinde hemhal olmak, birbirinde kaybolmaktır. Sevgili varken çiçekler gibi açmak, yokluğunda solmaktır. Aşk, bir sevda potasında erimektir birlikte. Şekerin suda erimesi ve tatsız olanı şerbetlendirmesidir.

Zeytinyağı ile su aşkın misaline ne kadar zıtsa, tuzla su, şekerle su o kadar uygundur. Aşık, sevdasında öyle erir öyle erir ki, artık o başka bir şey olmuştur, bu başka bir boyuttur. Biri diğeri olur, diğeri de o biri. İçmişlerse aşk iksiri, aşktan başka aşığından başkasının yoktur değeri. Aşık maşukunun gözüyle bakar, onun kulağıyla işitir, onun diliyle konuşur, onun kalbiyle hisseder. Aşkın en derin halidir bu. Maşukta “fena olma” hali. Ama çoğu kez bilmez bunu ahali. Karasevda derler bazen, bazen de deli. Anlayamazlar aşk ateşine düşmeyenler bu hali.

Güllerle süslü bahar bahçelerinde bir goncaya tutulmaktır aşk. Gülleri görmeden o goncaya gecelerin kuytu köşelerinde sessizce yutulmaktır aşk, sabah gözlerini ilk açtığında akla gelen tek odur, gözler kapanırken de gönül beşiğinde uyutulan odur. Şarkılar hep onu anlatır, şiirler ona yazılmıştır satır satır. Her düğün aşığın sılasıdır, her vuslat ise pusulası… Aşığın dilleri tutulmuştur, anlatamaz tam meramını.

Gönlü avutulmuştur söyleyemez dermanını, derdini sever o, aşk hem derdi, hem de dermanıdır zira… Merhem istemez yarasına, yansa da içleri dertlenmez karasevdasına.
Hayat Aşka Bir Nakarat, Gerisi Aşk
İnsanına Teferruat.
İnsana ne de güzel yakışır aşk, gönül gerdanlığına bir elmas taş gibi yaraşır aşk. Aşk, insanı yakar ama kül etmez, mevsim hep nevbahardır goncasını gül etmez. Aşık sürgündedir aslında bir sevda ikliminde, tutsaklığına dil etmez. Söyleyemez derdini, kelimeler yetmez. Aşk olgunlaştırır insanı, doldurur içindeki boşlukları. “Öyle delicesine, öyle korkunç, öyle çılgın o çok sevmek, o yanardağ, o ateş, o yangın…” derken Ümit Yaşar Oğuzcan, aşkın gem vurulamaz, karşı durulamaz halini anlatmıyor mu? Her aşk ayrılık getirir derler.

Ölüm bir ayrılık değilse, aşkta ayrılık yoktur öyleyse. Sadece tenden mi ibaretiz sizce? Ten göçer, can uçar, geriye öz kalır, ruhumuz sonsuzluğa yol alır. İşte aşkı taşıyan da odur. Aşkı yaşatan da o. Bir aşk, aşksa eğer, ona ömür biçilemez, onu zaman silemez. Sonsuzluk yolcusunun başına taç olur aşk. Aşkın sultanlarındandır artık o…
Karakoç der ki:
“Öz suyusun hayat denen şişenin
Nedenisin keder ile neşenin
Sevda cephesinde şehit düşenin
Donuk donuk bakışında sen varsın”.
Hayatın öz suyu, ruhumuzun can
suyudur aşk. Bu sineler onunla
beslenir, insanoğlu onunla çağlara
seslenir.
Aşık her koşulda ister sevdiğini, varlığının onunla vardır değeri. Bakın, Bertolt Brecht nasıl sesleniyor:
“İstiyorum gideyim sevdiğimle.
İstiyorum boş vereyim sonu ne olacak.
İstiyorum düşünmeyeyim iyi mi,
kötü mü.
İstiyorum bilmeyeyim beni seviyor
mu?
İstiyorum gideyim sevdiğimle”.
Orhan Veli’nin dizeleri meramımıza son cümlede tercüman olsun:
“Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum”.

 

PLG_CONTENT_AUTHORLIST_TITLE_ABOUT_AUTHOR

Prof. Dr. Bekir Parlak