ANLAM KAYBI

İsmail YILMAZ tarafından yazıldı. Aktif .

1

Yokuş yukarıya tepeye kadar sırtındaki kocaman taş ile tırmanan birisini düşünün.

Tepeye vardığında taş aşağıya yuvarlanıyor, tekrar yokuş yukarı tepeye kadar tırmanan taşı sırtına yüklenen adam, hayatı boyunca hep bunu yapıyor. Bu taşı tepeye niçin taşıdığını merak etmek, hayatın anlamını bulmak açısından ölüm-kalım meselesi iken, belki de hayat tam da budur; tepeye taşıdıktan sonra aşağı yuvarlanan taşı yüklenip tekrar tepeye taşımak, hayatın sonuna kadar bu eylemi gerçekleştirmek.

Başarısının yükseklerine tırmanmaya çalışanların ancak çok küçük bir bölümü zirvenin yakınlarına ulaşsa da bir çok tırmanıcının bulunması zorunludur. Yoksa zirveye kimse ulaşamayabilir. Kaybolmuş ya da unutulmuş olanlar tırmanma çabası gösterdikleri sürece boşuna yaşamadıkları hissine kapılırlar. Etrafımda artan bir hızla hayattaki “anlam kayıp”larından müzdarip azımsanmayacak bir kitle oluştu. Hayatın anlamı nedir? Neden yaşıyoruz? Neden bu gezegene konulduk? Sonunda ölüyorsak ve hiçbir şey kalıcı değilse, hiçbir şeyin anlamı yok öyleyse? İnsanoğlu hayatı boyunca anlam arar gibi gözükmektedir; oysa, anlam amaç ve değerlerden farklı bir kavramdır.

Anlam; mana ve tutarlılığa gönderme yapar ve anlam arayışı tutarlılık ve tutunma ile ilgilidir. Amaç ise niyet, hedef ve işleve gönderme yapar. Bununla birlikte günlük sıradan kullanımda hayatın anlamı ile amacı birbirine karışmış ve birbiri yerine kullanılmaktadır. Belki de eskilerde insanlar daha fazla hayati problemlerle kuşatılmış ve konformal olmayan bir ya  şama sahiptiler. Problemleri çözmek için uğraşırken, yani hayatta kalmaya çalışırken başarabildiği ölçüde anlam da bir şekilde ya dinsel dünya görüşü ile ya da kültürel-sosyal bir değer ile sağlanıyordu.

Ama günümüzün “anlamsızlık derdi” onlardan biri gibi görünmüyor. Eskilerin yaşamsal sorunlarla meşgul olması nedeniyle anlam gereksinimlerini inceleme lüksleri olmadığını göstermektedir. Eskilerin yaşamı anlam gereksinimine ihtiyaç duyurmayacak kadar keyifli etkinliklerle doluydu. Sanırım, anlamsızlık boş zaman, serbestlik ve konformal yaşam ile karmaşık bir şekilde iç içe dokunmuştur; insan günlük yaşam, geçinme ve hayatta kalma süreciyle ne kadar ilgiliyse anlamsızlık o kadar az ortaya çıkmaktadır. Albert Camus, tek ciddi felsefi sorunun, insan hayatının anlamsızlığının kavrandıktan sonra yaşamaya devam edip etmemek olduğunu söyler.

Anlamsızlık hayatın tamlığını engeller ve anlam yokluğu nevrozların başlamasına neden olur. Kısacası nevroz; anlamını bulamamış ruhun acı çekmesidir. Yaşamdaki nevrozların çoğu varoluşsal krizlerdir. Anlam eksikliği, en büyük varoluşsal krizdir. Anlam hissine sahip birisi genellikle ona uygun gelen değerleri kabullenir ve değerlere uyumlu bir hayatı yaşar. Bu kişiler, anlamsızlık hissine daha az kapılırlar ve kişisel suç ve düşüklük,m yılgınlık hisleriyle daha az mağdur olurlar. Dinsel gelenek, dünya ve insan hayatının Tanrının buyurduğu planın bir parçası olduğu ilkesine dayanan kapsamlı bir yaşam tarzı sunar. İlahi adalet ; uygun şekilde yaşanan hayatın ödül ödüllendirileceğini, uygunsuz hayatın cezalandırılacağını vaadeder. Dindar bireyin hayattaki varlığının anlamı Tanrının rızasına uygun bir hayat çıkarmak görevidir.

İnsanoğlu Tanrının bu isteğinin kutsal metinlerde belirtildiğini kabul eder. Bir başka görüş; “İnsan hayatının amacı Tanrıya benzemektir, bu nedenle mükemmelliği temsil eden Tanrılaşma çabasına, yani her yönüyle mükemmel olmaya çalışmalıdır. Bu dindarlara göre dinsel bakış açısına sahip olamayanların hayatın anlamını asla bulamayacakları kabul edilir. Gerçekte evrenin bir parçası olarak varlığımızın amacını, yani hayatımızın anlamını bilmemiz imkansızdır. “Bir dal” der, Pascal ; “Ağacın anlamını bilmeyi ümit etmemelidir, ümit etse bile bilmesi imkansızdır.” Her şeyde bir anlam aramak; var oluşun yok oluşun, iyiliğin kötülüğün, başarının başarısızlığın anlamını aramak çoğu kez yaşamın özünü yok eden bir tuzağa dönüşebilir.

Düşüncesiz bir papatya gibi anlamsızca akıp giden doğanın yolunu izlemek, alışılagelen mantıkla bakmak ya da mantık aramamak gerekir. Yaşamın sırrını keşfetmek ve üzerine düşünmek, bazen arkasından bakakaldığımız içinde bize ait olan tek şeyi yani yaşamı alıp götüren bir gemiye benzeyebilir. Oysa yaşam ; anlam ya da anlamsızlık değil, keyifli ve eşsiz bir yanılgıdır. Kısacası hayata anlam yüklemek; diğer bir deyişle “anlam krizi” bir “hayat tutulması”dır. Hayata anlam yükleyen sorular, hemen yanıt isteyen sorulardır. Bir yanıt olmaksızın insan, yaşayamadığını zanneder. Ama yanıt, aslında bir yanıt olmadığıdır.

PLG_CONTENT_AUTHORLIST_TITLE_MORE_ARTICLES