MÜSLÜMAN MAHALLESİNDE SALYANGOZ

Oğulcan Kırca tarafından yazıldı. Aktif .

1

John Malkovich’in bir lafı var. ‘’Böyle olmam gerektiği için değil, denk geldiği için ünlü ve zenginim.’’ Hani derler ya, gerçekten istersen olur.

Olanlar gerçekten istediği için olmuştur evet ama her gerçekten isteyen ve çok çalışan başarılı olur anlamına gelmez. Denk gelmesi lazım. Tevekkül derler ya, sen sınava çalışırsın ama gerisini Allah’a bırakırsın. Burda da sanki biraz o eksik. Elinden geleni yaparsın, beynin, aklın işindedir ama doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişilerle olmak denk gelme işidir. Pek de elinde değildir. Genelde reddettiğin ya da kabul ettiğin iş üzerinden, o işe dair değerlendirme yaparsın. Ama bu işlerin sana ne getirebileceği ya da senden ne götüreceğini tam kestiremezsin. Kaybeden hak etmediğini, kazanan da hak ettiğini düşünür. Ama bu, denk gelmiştir ya da hala beklemedesindir. Ben de buradayım deme dürtüsü…  80 ve 90’larda ev telefonundan arkadaşlarımızla hafta sonu randevulaşıp sinema ve yemek buluşmalarımızın dışında sosyalleşme olmazdı.

Buluştuğumuzda özgüvenimiz yüksek olurdu. Yalnız başına sokakta başı önünde sessiz gezen adamdan eser kalmazdı beraberken. Okuldan mezun olduk, sektörün içinde dolanmaya, tanıdık aramaya başladık. Ortamlarda ise çok sosyali ve komiği oynuyoruz. İş bulabilmek için yeteneğin önünde evvela beraber olunmasından zevk alınan, eğlenilen adam olma yoluna gidiyoruz. Şimdi facebook, twitter veya instagram gibi sosyal mecralar var. Durumunu anında güncelliyorsun. Yaptığın işten, gittiğin yerden resimler ile destekleyerek sosyalleşiyorsun. ‘’Ne kadar da yoğun’’ u oynuyorsun. Ya da ne kadar da mutlu. Kıskandıracak kadar dolu dolu yaşıyorsun gören için. Çocuğun mu var, ayy ne şeker resimler onlar.

Aslında ne kadar çıplak olduğunu pek anlamıyorsun. Gündeme dair twitter’da yazdıkların kültür seviyeni, gün içinde koyduğun resimler ve konuşma dilin zekâ seviyeni belirliyor. Paylaştıkların nelere özendiğini ve seni ne kadar özenti yaptığını gösteriyor. Toplumda edinemediğin yeri ve beğeninin karşılığını, koyduğun resim ya da cümledeki like’larla oluşturmaya çalışıyorsun. Retweet edilirse 140 karaktere kadar yazdıkların, gece gururlu uyuyorsun. Aslında kendini kandırarak naylondan bir özgüven oluşturuyorsun. Kimseyi gerçekte tanımadan, sadece profil fotoğraflarını gördüğün yüzlerce, binlerce arkadaşın var. Kimin ne düşündüğünü, neyin ön planda olduğunu ya da tutulduğunu, popüler kültürün değişim hızını, magazin kafasını ve bihaber yaşamları inceliyorsun.

Sabah uyanmış halini, tuvalette hacet sonranı ve ‘’dün gece çok eğlendik’’ hallerini, Türk Dil Kurumu’nun da yeteri kadar ciddiye alıp literatürümüze ‘’özçekim’’ diye soktuğu selfie’lerini paylaşıyorsun. Bizim camianın kompleksi çok yüksektir. İki gün bir yerlerde görünme, hemen moralin bozulur. Sana da yolda, ‘’sizi uzun zamandır göremiyoruz’’ desinler, hemen bozulursun. Yeni yaptığın birşey gündemde olsun, of o zaman en rahatı. Restoranda yemekler müesseseden. Rezervasyonun en iyi koltukları sana ait. Marketten et alırken tarihi geçmemiş olsa da hemen atlar görevli, ‘’durun, bırakın onları önermem, şunu alın.” En çok duyduklarınız, sizi ailecek beğeniyoruz. Küçük yeğenim size hasta. Benim oğlan da çok yetenekli, nereye yazdırabiliriz? Filminizde rol olursa yoldan geçen atı oynarım. Küçükken ben de tiyatro kolundaydım. Oyunculuk en kolay meslektir onlar için. Aynanın karşısında sevdiğin bir aktör ya da aktrisin taklitini yap. Sana göre becerebiliyorsan, aslında sende ne potansiyel vardır da, yetkililer farkında değildir. İdealin aslında içinde saklıdır.

Topçu olma yaşın geçmiştir ama artistik potansiyelin her zaman rakı sofralarında kendini gösterir. Grubun en komiği kesin sensindir. İnsan olarak, neye güdümlüsün? Neye ihtiyacın var? Neyin açlığını yaşıyorsun? Bu ülkede; yemeğe açsın, sevgiye muhtaçsın, saygıya mazhar olamamışsın. Etrafında neler oluyor artık yadırgamıyorsun. Skandallar sıradanlaşmış. Herşeyin kopyası, korsanı, yemeğinin bile GDO’lusu çıkmış. Doğal olanlar pahalı olmuş. Kendi ülkende misafir kalmışsın haberin yok. Hala hafta sonu oynanacak maçı bekliyorsun. Sıkıntılarına dair en hararetli tartışmaların, o pozisyonun penaltı olup olmadığı üzerine. Sana dayatılanlar senin kaliteni belirlemiş. Hükümetin de, muhalefetin de sesi kısılmış senin televizyonda. En büyük hayalin mücadele etmekken, bir köy evinde sessiz, sakin yaşayıp organik domates yemek olmuş. Maalesef ülkemizde fiziki olarak yaşayan nüfusun oranı, hayatı bilerek yaşayan insan sayısına oranla ezici üstünlükte.

Bir insanın evvela, daha sonra toplumun, sanatı algılayabilmesi, sanatı kullanması, ondan etkilenmesi, kendini geliştirmesi, onu evrensel dil yapması, ona açlık ve ihtiyaç duyması ile gelişir. Pazar magazininde 7 yaşındaki küçük kızın titrine sanatçı yazan mantalitenin kanalında çekirdek çitleyerek ve bulaşık yıkayıp döndüğünde telenovelasına kaldığı yerden devam edebilene alternatifsiz dayatma yapılan bir ülkeden söz ediyorum. İyi bir senaryonun geçmesi zordur, işte bundan. Üç mimikle rol kotarmak bundan.

Ritm katmak için 90 dakikalık diziye 80 dakika müzik yapmak bundan. Kafayı zorlamayacaksın. Sürprizi fragmandan vereceksin, izleyiciyi yormayacaksın. O sadece izlerken bildiğine şahit olacak. Durum komedileri yerini laf ebeliklerine ve egzajere karakter deformasyonlarına bırakacak. 90’lı yıllarda Eşkiya ile başlayan Türk Sinema’sının kalkınma hareketini, dizi mantığıyla çekilen üç kuruşluk filmlerle baltalayacaksın ki, seyirci iyilerine de gitmesin. Herşeye rağmen bireysel çabalar var. Yazarlar, yönetmenler, idealist yapımcılar var yine de. Onların arasındayım. Kentsel dönüşüm hızında bir toplumsal bilinç hızlanması yok. Çabuk ilerleyemiyoruz.

Ama yavaş da olsa ilerliyoruz. Mücadele verdiğimizi biliyoruz. Bizi tutan bu. Senin gibi üç kişinin de seni mutlu ettiği, kalabalıklaştığında çarpanları kadar coşturduğu… Paylaşmak, gelişmek, ilerlemek ama yanındakini de ilerleterek. Çoğalmak değil sorun. Kolunu kullanarak damga basacak olanı değil, kafasını kullanarak özgür yaşayacaklarla ilerleyerek.

PLG_CONTENT_AUTHORLIST_TITLE_MORE_ARTICLES