BARIŞ & SAVAŞ

Prof. Dr. Bekir Parlak tarafından yazıldı. Aktif .

akedemi

Yeryüzünde insanoğlu için çok değerli şeyler vardır. Sevdikleri, sağlığı, inancı, onuru, ekmeği, özgürlüğü bu değerlerdendir.İnsanın hava ve su gibi gereksinim duyduğu bu kıymetlere bir de çok değerli bir şeyi eklemeden geçemeyiz: “Barış”. Barış, yeri gelir ekmekten değerli olur, yeri gelir hava ve su gibi aranır durulur.

. Barış, ancak savaşı iliklerine kadar yaşayanların hakiki manada kıymetini bildikleri büyük bir nimettir. Özgürlüğün değerini, esareti yaşayanların bilmesi gibi, barışın değerini de en çok onsuz kalanların bilmesi doğaldır. Barış varken değeri bilinmesi lazım olan bir mücevherdir. Bir kez kaybedildi mi bulmak ve yerine koymak o denli zordur ki...

Dünya kuruldu kurulalı, insanlık kadim zamanlardan bu yana barış ve savaş arasında metronom tiktakları gibi bir ileri bir geri gidip gelmiştir. Barışın muhafazası maalesef uzun sürelerde sağlanamamış, savaş dönemleri ve çatışmalar insanların yıllarını, hatta çağlarını alıp götürmüştür. Din savaşları, mezhep çatışmaları, ulus kavgaları, çıkar mücadeleleri ve benzerleri, insanlığa, nice canlara, katar katar mallara mal olmuştur.

Barış, savaşın zıddıdır, ama aynı zamanda savaşla değeri bilinen, yitirilenlerle kıymeti anlaşılan bir değer olduğundan, savaşlardan ve çatışmalardan, zulümlerden ve baskılardan bunalanların barışa ve özgürlüğe daha bir sahip çıktıkları görülür. Amerika’ya göç eden Avrupalı göçmenlerin hikayesinde olduğu gibi... Yüzyılların karanlık çağlarının kasvetinden kendilerini kurtarıp yeni topraklara atanların canları gibi sarıldıkları bir şey vardı: Özgürlükleri. Ve özgürlüklerini ancak “barış” ortamında koruyabilecekleri gerçeği. Onlar, savaşlar, kıtlıklar, salgın hastalıklar, açlık ve yoksulluktan, sömürü ve zulümden kaçmışlardı. Bir daha asla bunları yaşamak istemiyorlardı.

Çocuklarının ve gelecek nesillerinin özgürlüğün tadına vara vara yaşayacakları bir vatan kurmak peşindeydiler. Anayasalarının başına da bunu yazdılar, aslında çağlara meydan okuyarak beyinlere kazıdılar: “Biz, ne pahasına olursa olsun asla özgürlüğümüzden vazgeçmeyeceğiz!” Son zamanlarda insanlık yine zor zamanlar yaşıyor. Biri çıkıyor özgürlüğün topraklarından, aslını inkar edercesine ”Medeniyetler Çatışması” diyor. Öbürü, barışa susamış insanlığın beşiği olan Ortadoğu topraklarında barış adına savaşın acılarını insanlara yaşatmaktan geri kalmıyor. Bir tarafta demokrasi adına gaspedilen haklar ve hukuk, diğer yanda hak arama adına girişilen haksızlıklar.

Yeryüzünün bir başka yerinde başka türlü bir zulüm, bir diğerinde daha farklı bir ölüm...Bunları, hem geçmişte ve hem de görüntüde de olsa halen barış söylemini dillerinden düşürmeyenlerin yapması da ayrı bir handikap. Nereden bakılırsa bakılsın, barışa en fazla kaynakları zengin kendisi fakir, gelişmemiş, kendi idaresini eline alamamış ve ülkesinde birliğini kuramamış toplumların ihtiyaç içinde olduğunu, yani bu gibi ülkelerin adının savaşla anılır olduğunu görmemek, ya safdillik ya da iki yüzlülük olur. Suriye, Filistin, Myanmar, Doğu Türkistan,Çeçenistan, Keşmir, Kuzey Irak, Mısır ve diğerleri... Bütün bunlar Müslüman beldeleri... Gel gelelim, savaş ve kaos bu topraklardan soğuk ve acımasız elini bir türlü çekmiyor.

Bir bakıyorsunuz savaş akbabaları bir topraktan pençesini çekse diğerinin ciğerine saplıyor kanlı tırnaklarını. Yine bir bakıyorsunuz ki bu topraklar aynı değerlere inananların yaşadıkları yerler. Sanki insanlık iki kısma ayrılmış: zulmedenler ve zulme uğrayanlar ya da sömürenler ve sömürülenler.

Tarihte savaş ve mücadelelerin en fazla sahnelendiği toprakların başında da “Anadolu” gelir. Anadolu öyle dolu ki… acılarla, sancılarla, matemlerle, sitemlerle… Anadolu bir yanda zaman zaman kıtlıkların, diğer yanda kimi zaman ayyuka çıkan zıtlıkların diyarı. Bunca acıya rağmen Anadolu ona gönül vermiş herkesin yari. Yirmi birinci yüzyıl kavgaların ve savaşların da suret değiştirdiği, niyetlerin sanal alemle maskelendiği kaotik bir asır olarak çaldı kapımızı. Savaş baronları, barış kılıfı içinde yıktı nice yapımızı. Suriye’de bir baron bir tarafa, diğer baron öbür tarafa silah satma yarışında. İster füze, ister bomba, isterse heron, sen keseni doldurmaya bakarsın değil mi Ey Baron?

Dünya öyle keşmekeş bir hal aldı ki, bir bakıyorsun barış şarkılarda kalmasın diyenler, toplumsal barış adına birbirlerini yiyenler olmuyorlar mı? Çizgi yok, ilke yok, omurga yok. Yok… Yok… Yok… Köşesiz, cıvık, ilkesiz ve kemiksiz siyasetler, merak ederim akl-ı selim böylelerinden ne bekler? İleri gidene çelme, yanında kalana tekme, sakın ola yanlarında sekme, akbabalar gibi iliğinden kemiğinen bitirirler seni. İçte olsun, dışta olsun, barış demek ve barışı gerçekleştirmek o kadar zor ki. Çünkü içi dışına karışmış her şeyin. Kavramlar ve kuramlar, kurallar ve kurumlar, olgular ve durumlar karmakarışık olmuş. Sanal alem varken, internet başında istediğini tıklarken, dilediğinle şerli ittifaklar yaparken, masa başında hükümetler devirmek kolay geliyor. Oysa kolay gelen o şey, toplum gemisine öyle zarar veriyor ki. Bir anlasalar! Barış, iç içe halkalardan oluşmuş bir dizeme sahiptir. Halkalardan ilki olan ve merkezde yer alan “insanın kendisiyle olan barışı” ise en büyük gizeme sahip. Kendisiyle barışık olmayan, kendini tanımayan, kendi içinde sükuneti yaşayamayan birinin “barış insanı” olması ne kadar mümkündür? Ralp Waldo Emerson’un şu sözleri bu hakikati ne güzel ifade ediyor: “Kendinizden başka hiç kimse size barışı getiremez”.

Sonraki halka insanın en yakınındakilerle olan barışıklığıdır. Ailesi, iş arkadaşları, yakınları, komşuları ve dostlarıyla olan alakası, münasebetleri ve onların gözündeki algısıdır. Ardından üçüncü halka gelir; belli bir yerel düzeyde, bir mahallede, bir köyde, beldede, şehirde barış ortamı. Ülke barışı bir sonraki halkadır. En son halka ise dünya barışıdır. Her halka bir diğerini etkiler ve ondan etkilenir. Kendisiyle barışık olmayan insanlardan meydana gelen bir beldede barış hangi seviyede ve nitelikte olabilir? Küresel barış, yöresel barışlara bağlı değil mi? Dünyada barış yok ise, ülkelerde de barışın tesisi ve korunması o kadar zor olurken, bir yerlerde kanayan yaralar varken ve masum insanların kanı akarken kim dünya barışından, yeni dünya düzeninden ve küresel başarısından bahsedebilir.

Barış denince akla önce huzur gelir. Ardından sükunet, esenlik, mutluluk, birlik ve beraberlik, sessizlik ve dinginlik, düzen ve uyum, tatmin, dostluk ve kardeşlik, refah ve dayanışma gelir. Bunların karşıtında ise, kargaşa, savaş, zulüm, kaos, huzursuzluk, adaletsizlik, çarpışma, kavga, kötülük ve terör gelir. Gelir gelmesine de şu da bir hakikattir ki, “insanın başına ne gelirse kendi elleriyle yaptığından gelir”. İnsanoğlu olumsuzluk adına ne ile karşılaşmışsa, ya yaptığı bir kötülüğün ya da yapmadığı bir iyiliğin sonucudur. Barışın karşıtı olan savaş da böyledir. Savaş dışındaki diğer huzursuzluklar ve mutsuzluklar da böyledir. Barış güvercini bir kaybolursa onu bulmak ve eskiyi yerine koymak öylesine zordur ki… Pablo Neruda’nın şiirinde olduğu gibi barışın simgesi olan güvercinlere ne oldu? Onlar da mı savaşa tutsak oldu. O berrak mektupları, o zeytin dallarını kimler taşıyacaklar? Barış güvercinlerini artık kimler karşılayacaklar? Barış şarkılarını savaşlardan, kandan ve candan beslenenler mi söyleyecekler?

Güvercinin barışı mıdır barış?
Leopar mı sürdürür savaşı?
Niçin öğretir öğretmen
ölümün coğrafyasını?
Okula geç gelen kırlangıçlara
ne olur acaba?
Doğru mudur gökyüzü boyunca
berrak mektuplar taşıdıkları?

Dünya insanoğluna dar geliyor alabildiğine geniş olsa da. Kaynaklar sanki insanlara yetmiyor, aslında adil dağıtıldığında artsa da. Geçmişten dersle alınmıyor, geçmişin derslerine biteviye muhtaç olsak da. 1 Eylül gününü Dünya Barış Günü olarak kutlasak da, barışa her gün ihtiyacımız olduğunu unutmamak daha güzel değil mi? Bir de hiçbir günü barış içinde geçmeyen, aylar, yıllar boyunca savaşlar içinde kıvrananlar için ne demeli?

İnsanoğlunun neredeyse takati bitti ama savaşlar bitmiyor. Almanya’da son yapılan bir araştırma, dünyadaki savaşların sayısının 2010’dan 2011’e iki kattan fazla artış gösterdiğini ortaya koydu. 2012 de böyle geçti. Heidelberg Uluslararası Çatışma Araştırmaları Enstitüsü’nden (HIIK) Natalie Hoffmann, barışçıl bir dünyaya doğru bir gidiş eğiliminin söz konusu olmadığını açıkladı.

Hoffmann, 1945 yılından bu yana tüm dünyada savaşların sayısının 2011 yılında zirve yaptığını sözlerine ekledi. Enstitü tarafından yapılan araştırmada, 2011 yılında 20 savaş ve 166 şiddetli çatışma yaşandığı kaydedildi. 2010 yılında ise 6 savaş ve 161 şiddetli çatışma tespit edilmişti. 2013’te bu sayıların daha da arttığı görülüyor.

Enstitü, 1991 yılından beri bir “çatışma barometresi” adı altında araştırma yaparak dünyadaki krizler, çatışmalar ve savaşlar üzerine genel bir bakış sunmayı hedefliyor. İç çatışmalar da fazla. Son yapılan araştırmada önceki yıl Yemen, Libya ve Suriye’de yaşa- nan anlaşmazlıklar, çatışmadan savaşa dönüşen olaylar olarak tanımlandı. Bir önceki yıl olduğu gibi Pakistan ordusunun Taliban güçlerine yönelik saldırıları, Afgan hükümeti ile Taliban güçleri arasındaki çatışmalar ve Irak’ta süren şiddet, kuruluşun raporunda savaş olarak sınıflandırıldı. Her üç ülkede de binlerce insan hayatını kaybediyor.

Araştırmacılar Meksika’da uyuştu- rucu kartelleriyle hükümet ara- sındaki çatışmaları da savaş ola- rak niteledi. İncelenen vakaların birçoğunda ülke içi çatışmalar söz konusu. Bu vakaların Ortadoğu ve Afrika’da yoğunlaştığını belirten Enstitü başkanı Christoph Trinn “Burada gerginliğin artması yönünde büyük bir potansiyel görüyoruz” dedi. “Arap Baharı” na bağlı olarak Yemen, Suriye ve Libya’nın yanı sıra Nijerya’da ve Sudan’daki çatışmalarda da artış söz konusu.

Suriye’de devlet eliyle süren katliamlar insan olmaktan utanılacak dereceye ulaştı. Diğer yandan Mısır’da yaşanan ve iç savaş boyutlarına ulaşan çatışmalar da oldukça kaygı verici. Bu arada Çin’in sınırları dahilindeki Türkler üzerinde arttırdığı baskı ve şiddeti unutmamak lazım. Sürekli olarak savaş modunda bulunan İsrail’in kendince gösterdiği gerçek dışı ve gayrı adil gerekçelere dayanarak zaman zaman şiddetini artıran baskıları ve Filistin topraklarına aniden gelen ölümcül saldırılar bitecek gibi görünmüyor. Eveeett… görünen bu maalesef; savaş, savaş, yine savaş ve hep savaş… barışa o kadar uzağız ki… Martin Luther King ne güzel söylemiş: “Kuşlar gibi uçmasını, balıklar gibi yüzmesini öğrendik.” Ancak bu arada çok basit bir sanatı unuttuk; kardeş olarak yaşamayı. Savaşın iyisi, barışın kötüsü olmaz demiş Benjamin Franklin. Barışı aramak, bulmak ve korumak doğa kanunlarının da birinci ilkesidir. İnsanoğluna barışın yakıştığı kadar ne yakışmıştır acaba? Savaş ve kavga hali, küçük in- sanların gölgelerinin büyüdüğü zamanlardır. İşte o onlar insanlığın ufkunda güneşin de battığı zamanlardır. Böyle kimselere cehenneme giden yolda sürünmek, cennete giden yolda yürümekten daha meşakkatlidir sanki. Savaşta, barışta olduğu gibi bir ikinci kazanan yoktur. Barıştan herkes kazanır. Barış her şeyi hazmeden mutluluktur. Barış yarınlar için duyulan umuttur.

Barış hiç savaş olmaması, hiçbir mücadelenin yaşanmaması anlamına da gelmez. O bir erdem, bir ruh hali, güvenilirlik, iyilikseverlik, huzur ve asalettir. Savaşın barışını beklemektense, barışın savaşçısı olmak gerekir. Bir de barışı ve onun erdemlerini yalnızca anayasalara ve kanunlara değil, zihinlere ve gönüllere yazmak gerekir.

PLG_CONTENT_AUTHORLIST_TITLE_ABOUT_AUTHOR

Prof. Dr. Bekir Parlak