Doğmatizm&Hoşgörü

Yılmaz Ekinci tarafından yazıldı. Aktif .

İnsan zihnini sınırlı bir alana hapsetmek olan doğma, düşüncenin sınırlı ve eleştiriden uzak olması veya sadece nasslara ( boş hurafelere) bağlı olması demektir. Mutlak doğrular üzerine yapılan sörflere hep hoşgörü ile bakmışımdır. Araştırma ve geliştirme sonucu olan uygarlığımızın temeli, bireyin kendi örümcek kozasından çıkarak dışarıya atılan adımı ile başlamıştır. uygarlığımız geçmişteki dahi insanların cesur adımlarına borçludur.

Doğma ile keşif arasında bir ilişki yoktur. Çünkü keşif öngörülmeyene yapılan bir yolculuktur. Doğma ise sınırları belirlenmiş alanın içinde, var olana imandır. Doğmatizm felsefesinde yeni bir şeyin keşfi ve heyecanı söz konusu değildir, kuşkuya yer bırakmaz. Hâlbuki gerçeğin dünyasında gerçek bize göre konum kazanır. Hiçbir şeyin tek bir boyutu olamaz. Doğru bizim varlığımıza bağlı olan bir olgu değildir. Bizim doğru olarak kabul ettiğimiz birçok olgu doğru olmayabilir. Onun için kesinliğini tespit edemediğimiz farklı görüşlere kulak vermek ve onlara özgürlük sağlamak bizim temel görevimiz olmalıdır. Eğer evrendeki tüm bireyler, duyular aleminden aynı mesajı alsalardı ilerleme de olmazdı.

Gerçeğin birçok boyutları vardır, fakat tek bir anlamı vardır. O da bilimsel anlamda söylemsel dilin evrenselliğidir.

Somut şartları ve koşulları oluşmayan hiçbir düşünce, zamanı gelmeden yeşermez.

“Kur’anı anlama metodu” eserinde İranlı düşünür Dr. Beheşti şöyle der “ben şahsen herkesin ayetler hakkındaki görüşlerini yazmasından yanayım. Bu beni sevindirir, fakat bir şartla ; “ben bu ayetten şunu anlıyorum demeleri” fakat “bu ayet kesinlikle benim anladığım şekildedir” dememeleri şartı ile. Bizden sonraki kuşaklara düşünme, yorumlama ve tevil etme hakkını sağlamalıyız. Çünkü zamanla bizden daha bilgili biri gelirse, bu ayeti böyle yorumluyorum deme fırsatı vermeliyiz. Şayet önlerine bu seti çekersek gelecekteki kuşakların hakkını da gasp etmiş oluruz.

İlerleme ve gelişmenin önüne hiç kimsenin engel koymaya hakkı yoktur. Bilim ve sanat özgür ortamda doğar ve gelişir. Her tür düşüncenin kendini ifade etme hakkı olduğu gibi aynı zamanda her tür düşünceyi eleştirme hakkı da olmalıdır. Hiçbir düşünce baskı ortamında gelişemez, ve serpilemez. Sanat baskıdan doğmaz, ölür. Baskı ortamında sanat sadece direnç kazanır ve yeni özgürlükler ister. Özgürlük insanın doğal fıtratıdır, esaret ise insanın kendisine yabancılaşmasıdır. Özgürlük, şahsiyetin görünürlüğüdür ve ferdin tamamlayıcı kimliğidir. Özgür olmayan insanlar,adil olamadıkları gibi erdemli de olamazlar. Doğruluk ve güzellik her zaman doğal olandır, yalan gibi asla yapay değildir. Dogmatizm, baskı ve tutuculuktur. Bizlere yorumlama hakkı tanımaz.;onun için dogmatizm totalitarizmdir.

Gitmek Kalanla Yetinmemektir

İnsan bir şehri ne zaman bırakmalı? Bir ilk yaz günü, güneş ışıkları pencereyi aralamadan bırakıp gitmeli. Eğer kentler kirlenmiş ise; eğer bir kentte çiçekler açmıyorsa, kuşlarla birlikte sabah ezanı duyulmuyorsa, o cennet yüzlü çocukları alıp gitmeli bu şehirlerden. Çocuklar, sokakların en şen kuşlarıdır. Eğer onlarsız sokaklar inşa ediliyorsa o kentlerin harap olması, batması hak kazanmıştır.

Gitmek…Koşup gitmek kırlara.... Ellerini, kollarını havada sallayıp durmak, bir dostun boynuna sarılırcasına çiçeklere sarılmak; bir hasreti çekercesine bir yerlere gitmek... Bir akşam üstü bir yerde buluşmak... Bir rüyaya dalmak veya her türlü düşüncede kendini azad etmektir. Işte onun içindir ki bir şehri, bir ilk yaz günü bırakıp gitmeli. Kuşların dilinde anlam bulmak için, çiçeklerin güzelliğinde kendini seyretmek için. Eğer bir şehrin sokaklarında kuşlar yoksa ve yağmurlar asit karışımlarıyla birlikte çatılarımızı kirletiyorsa o şehri bırakıp gitmeli insan. Eğer insan kendisini engin ilkbahar yağmurlarına bırakamıyorsa, bir ağacın altında geçen ömrünü düşünemiyorsa ve bir kelebeğin kanat çırpışından doğan sesi duyamıyorsa yüreğine bir kavis çizmeli.

Bir şehirde ilkbahar mevsimi fark edilemiyorsa insan o şehri bırakıp gitmeli... İnsan dört mevsimi yaşamalı, dört mevsimi de istemeli!…

Şehirlerimiz yaşlılara ve çocuklara göre değil adeta 20-40 yaş arasında ki kişilere göre oluşturulmuşlardır. Onun içindir ki ilişkiler soğuk ve mattır. Bu gibi şehirlerde en çok da ihtiyarların hallarine ve çocukların mahzun bakışlarına acırım. Yaşlılar ve çocuklar doğal fıtratlara sahip oldukları için beton yığınlarını pek sevmezler. Daha çok toprağa, yeşile ve doğal ortamlara meyederler.

İnsan bir rüzgar misali gibi yeni bir hicrete çıkmalı...

Gitmek çoğu kez bir yokluğu yaşamaktır. Gidenin ardından bize kalan bir hüzündür. İnsan eğer içsel bir yolculuğa yönelmiş ise hiçbir dışsal faktör onu etkileyemez. İnsan nereye giderse gitsin onu da beraberinde uzaklara götürecektir.

Gecenin granit kokan renginde bir dostun mesajıyla uyanmak;iki kolunu açıp uzayın sonsuzluğunda derin bir nefes almak ve yıldızlara göz kırpmak, ancak insana özgü yetidir.

İnsan, bir ilkbahar günü güneşi yakalayabilmeli; doyasıya içine çekmeli ve bütün pencerelerini açmalıdır. En çok da kulaklarını, gözlerini ve yüreğini... İnsan, ikindi yağmurları yaşamalı, çiçekleri koklamalı ve doyasıya sevdiklerine dokunmalı.

Ben en çok da ilk yaz sabahlarını severim. Toprağın kokusuna siner yüreğim. Ağaç dallarında ötüşen kuşları bir başka şekilde seyrederim.

Aşkı, insan doğasından alıp yüce bir varlığa götüren mesajlarda severim. İnsan gökyüzünün ırmaklarında yıkanmalı. Ellerini havaya kaldırıp rahmet bulutları istemeli... İnsanlardan hiçbirşey istememelidir. Çünkü insanlardan istenen herşey özgürlüğümüzü alıp götürüyor. İnsan, hiçbirşeyi diğer insanlardan dilemek için yaratılmadı. Santkristçe dilinde Buda şöyle der: ‘‘İsteyen ruh, hep acı içinde kıvranır.’’ İnsan, alemi kendi içinde görmeli, kendi içinde bulmalıdır!

Gitmek, kalanla yetinmemektir.

Uzak yolculuklar, kabuk bağlamış yaralar, yaz mevsiminden kalma yarım kalmış aşklar, üstümüzden esip geçen beyaz kümülüs bulutları ve hepsinden öte onunla oturup konuşmak; gözlerine hapsolmak; cemre ile havaya, suya, toprağa düşmüş bir tohum gibi önce ölüme yatmak, sonra yeniden filize durmak ve yeri geldiğinde bir buğday başağı gibi değirmende öğütülmeyi beklemek... ve acının gittikçe acısız tat alma duyumuna dönüştüğü, tenimizin gark-i aşkdan yanarak fena fillaha ulaştığı bir çağda; ölümün ibresini hiçbir zaman yüreğimizde uzak tutmadığımız ve Tanrının krallığından başka hiçbir krallığa boyun eğmediğimiz bir davete gitmek..

Gitmek….Tüm varlığıyla gitmek. Bilinmedik bir zamanda ve bilinmedik bir garda bütün duygu ve düşüncelerini geride bırakarak gözlerden uzaklaşmak ancak özgür ruhlara ait bir duygudur.

Gitmek. Bir hayal dumanı içinde hiç tanıyamadığın insanların ülkesine akıl sır erdiremediğimiz bir ortama hicret etmektir. Gitmek dilini bilmediğimiz insanların lisanıyla konuşmaktır.

Gitmek. Kendi gerçeğiyle başbaşa kalmaktır. Tüm yaşamışlıklara, önyargılara hayır diyebilmektir. Ancak böylesi anlarda insan kendi gerçeği dışında ötekilerle temas kurabilir.

Gitmek. Bir mesih olabilmektir. Bildiğin, öğrendiğin, birlikte bir ömür çürüttüğün yerleşik kavramların bir işe yaramadığını öğrenmektir.

Gitmekkendi içinde bir rönesansı yaşamaktır veya bir şeyleri görmenin sarhoşluğunu duyumsamaktır.

Gitmek. Kendini yeniden okumaktır. Tanımak, anlamak ve görmektir. Kendi kabilenin dışında başka bir kabileyle; kendi alışkanlıklarının dışında başkalıkları keşfetmektir.

Gitmek.zamanı duymaktır. Zamanı duymadan yaşamak gitmek değildir. Hayatın yeniden anlam kazanabilmesi için bireylerin kendi iç dünyalarında ördükleri duvarları yıkmaları gerekir veya ördükleri duvarların dışında yeni dünyaların olduğunu keşfetmeleri gerekir. Birey şartların biçimlendirdiği bir ortamın ürünü değil, o ortamı dönüştürdüğü anda insanlık süreci başlar. Mekana sabit kalmak, mekan dışında düşünmemek; gelişmeyi ve büyümeyi engeller. Zaman yaşamaktır. Yaşayanlar zamanı sabit parametlelerle ölçmezler; biyolojik bir duyarlılık olarak ele alırlar. Günümüzde zaman, güneşin hareketine göre ölçülmektedir;insanın iç saatine göre değil. Gidenler ve hicret edenler bu sabit ve mekanik saate bağlı kalmadan yaşayanlardır. Büyük ruhlar yere (mekan) ve zamana (süre) bağlı kalmadan yaşarlar. İnsan ile bitki arasında en büyük fark budur. Bitkiler coğafi koşullara bağlı yaşamak zorunda iken, insanlar ise bu koşullara bağlı kalmadan hatta bu koşulları dönüştürerek yaşarlar.

Eğer bir insanın iç dünyası katılaşmış, donmuş ve kendinin farkının değil ise uzaklara çok uzaklara gitmeli... Dünya bir yer ile sınırlandırılmayacak kadar güzeldir. İçimizde ördüğümüz dünya bizi biz kılmaz;farklı, coğrafi, kültürel dünyaya atılan bir adım bizi heyecanlandırmalıdır. Her renk, her çiçek bizi sonsuza değin uzaklara götürmeli. Zaten insan bu dünyada bir yolcu değilmidir ki? Çeşitli hanlardan geçer, çeşitli kapıları açar. Kozasından çıkan kelebek gibi ana rahminden dışarıya geldiği gün yeni bir dünya ile tanışmanın sarhoşluğunu yaşar.

Bir olguya veya tek birşeye takılıp kalmak; düşlerin ölümü ve hayatın donuklaşmasıdır.