Блог http://webekm.com/ и още нещо.

Hayali Bohemya

Canan Temizelli tarafından yazıldı. Aktif .

canan-01

Hayali Bohemya’da Yaşamak / Gerçek Dünyada Ölmek
Dünya coğrafyası üzerinde Bohemya olarak adlandırılan ve adını bölgeye ilk yerleşen “Boi” adlı bir Kelt boyundan alan , 1545 yılına dek Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’na bağlı bir krallık olarak varlığını sürdüren, 1545’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun egemenliği altına giren, 1.Dünya Savaşı’ndan sonra Slovakya ve Moravya ile birlikte Çekoslovakya’yı oluşturan, 2. Dünya Savaşı’nda Alman işgali altında kalan ve Almanya’nın ikiye ayrılmasından sonra Çek Cumhuriyeti topraklarına dahil olan ve başkent Prag yakınlarında bulunan coğrafi bir şehir, bir yerleşke olmasına rağmen sanatın içinde var olan Bohem kültürü ile ele alındığında aslında Bohemya hayali bir ülke.

canan-03Bohem, kelime karşılığı olarak; yarınını düşünmeden günü gününe tasasız, derbeder bir yaşayışı olan kimse veya topluluk demektir. Daha geniş kapsamda ise; yeteneklerini kullanacak imkânları bulamamış, düzensiz, savruk yaşayan ressam, aktör, müzisyen ve benzeri entelektüelleri işaret etmek için kullanılan bir terimdir.

Bohem kültürünü benimseyen, Bohem hayat yaşayan kimseler genellikle üst sınıfa mensup ailelerin çocuklarından, sanatçılardan ve öğrencilerden oluşmaktaydı. Burjuva olan ailelerinden farklı bir yaşam sürdürmek; özgür ve cömertçe yaşayan insanlar olmak için toplumdan ayrılmışlardı. Yani Bohemlik bir bakıma özgürlük demekti.

Bohemian Paris’in yazarı olan Jerrold Siegel, Bohemya’nın sınırlarının yoksulluk, umut, sanat, aşk, eğlence, cesaret, ihtiyaç ve hastalık ile belirlendiğine işaret ediyor. Böyle bir tanımlama Bohemya’nın fiziki sınırlarını belirlemeyi zorlaştırıyor. Bu hayali ülkenin vatandaşları olan Bohemler, tek bir coğrafyaya bağlı kalmadıkları halde; tek bir ruh haline sahip olan insanlar olarak sürdürüyorlar yaşantılarını. Ve Paris, bohem ruh halinin en çok paylaşıldığı şehir olarak kendini gösteriyor. Paris halkının, yoksulluk içinde, hesapsız veya yarınsız yaşayan bu sanatçılara ve garip kişiliklere yardım severlikle yaklaşması; Paris’in, Hayali Bohemya’nın başkenti gibi kabul görülmesinde fazlasıyla etkin olduğu düşünülebilir.

Bohemlerin özgürlük adına kendilerini toplumdan ayrıştırmaları, bireysel yaşantıyı beraberinde getirmemiş aksine sosyal ve üreten insanlar olmuşlardır. Özellikle sanat çevresinde toplanan Bohemler’in, dönemlerinin siyasal yaklaşımlarına karşı çıkan tepkilerinin de olduğu bilinmektedir. Zaten Bohem yaşantının var oluşundaki özgürlük isteği bile; başlı başına, sistemi reddetme dürtüsünden başka bir şey değildir.

Bohemlerin kimileri sisteme ve burjuva hayatlarına tepki olarak bu kültürle yaşantılarını devam ettirirken, kimileri ise yeteneklerini ortaya koyabilmek için sanatın kalbinde yani Paris’te var olabilmek için Bohem yaşantının gerekliklerine ister istemez ayak uydurmak zorunda kalmıştır. Ki bu gereklilikler; açlık, sefalet, yurtsuzluk ve yarınsızlık gibi oldukça zorlu bir hayatı kabul etmektir. Bununla birlikte özgürlüğün tetiklediği bu insanlar; sanat yaparak kazandıkları az miktardaki parayı da yarınsızlığa olan inançlarından dolayı; içkiye, eğlenceye harcamaktan da çekinmemişlerdir.

Hayali Bohemya’da yaşama sebeplerinin farklılığı, bu kültür ile yaşama sürelerinde de farklılıklara sebep olmuştur. Bohemya kimileri için ara sıra ziyaret edilen bir ülke iken; kimileri için ana vatan ve kimileri için sadece hayal olmuştur.

Modern hayat ve temel ihtiyaçların karşılanması gereksinimleri ile bohemler de ister istemez hesap yapmaya, sanatçılar işlerini satmak için "halkla ilişkiler" çabası içine girmeye, gelecek kaygıları taşımaya ve böylelikle de bohemlikten uzaklaşmaya başlıyorlar. Zaten sonuna kadar bohemlik genellikle hastanede son buluyor.

Bohem yazarların edebiyat dünyasına kazandırdıkları eserlerde Bohemlik ve Bohemya tema olabilirken; Bohem ressamlar eserlerinden çok yaşayış tarzlarıyla Bohemliği temsil etmişlerdir.

Bohem sanatçılar arasında en çok ismi geçenler; avangart sanatın ve edebiyatın temelini oluşturduğu kabul edilen Baudelaire, modern grafik sanatının şimdiki konumuna erişmesindeki en büyük paylardan biri olan Henry de Toulouse Lautrec ve az önce bahsettiğim üzere 20. yüzyıl başlarında bir çok Bohemin etrafında toplandığı Picasso’dur.

Dan Franck “Bohemler” adlı kitabında Bohem yaşantıyı irdelemiş ve özellikle Picasso’nun merkez olduğu bir dönemin karakterlerini şöyle tasvir etmiştir: “Montmarte komününde çıplak ayakla Grek dansı yapan Isadora Duncan... Bir hafta çok sıkı çalışıp üç hafta alem yapan Jules Depaquit... Bir bardak şarap ya da apsent karşılığında resimlerini satan Utrillo... Eter koklayıp İsa’yla konuşan Max Jacob...”

Ülkemiz sanat tarihinde ise Bohem yaşantı birçok sanatçı tarafından dönemsel bir yaşantı, bir akım olarak kabul edilmiş olmasına rağmen bu kültürü sonuna kadar yaşayan tek isim olarak öne çıkan; çağdaş resim sanatımızın kapılarını Batı dünyasına açmayı başarmış ve Batılı kaynaklarda kendi adından söz ettirebilmiş ilk Türk sanatçısı Fikret Mualla olmuştur.

Fikret Mualla,1946 yılında Fikret Adil’e yazdığı mektupta Bohem yaşantısını kendi sözleriyle şöyle dile getirmiştir: “Pentürle hayatımı kazanıyorum. Daha ziyade kendimi öldürüyorum. Elimdeki avucumdaki ne ölecek, ne de yaşayacak kadardır. Üstüm başım bitik, ne elbisem kaldı, ne de çamaşır, kış fena halde geldi. Müsait ve biraz şehvetli bir satış yapmak gayretlerini arıyorum. Paris'in ücra bir köşesinde dünyadan uzaklaşmakla uğraşıyorum. Maddi mücadele yoruyor. Sanat bu vaveylalı âlemde tıpkı bir kedi miyavlaması gibi geliyor bu âlem insanlarına...”

Saygın ve burjuva ailelerin çocukları olmaları bakımından Lautrec ve Mualla’nın hayatları birbirine paralellik gösterir.

Henry de Toulouse Lautrec:

canan-02Aristokrat bir ailenin oğlu olarak 24 Kasım 1864 yılında Fransa'nın güneyindeki Albi kentinde dünyaya geldi. Küçükken geçirdiği bir rahatsızlık sonucu gelişimi yavaşlayan Lautrec’in bu fiziki özrü, onu sanatında farklı yönelimlere itmiştir. Lautrec'in kırılgan kemikleri ve asimetrik vücut yapısı babasının ondan uzaklaşmasının en büyük sebebi oldu. Babasına göre aristokrat bir ailenin oğluna yakışmayacak biçimdeydi Lautrec'in vücudu. Bu yalnızlaşma onun resme yönelmesinde büyük rol oynadı. Babasının ondan giderek uzaklaşması, Lautrec'in gelecekte benimseyeceği bohem yaşantının başlangıcını oluşturdu.

Bedensel özrü nedeniyle içinde biriken enerji onu daha da üretken kılmaktaydı. 1881 yılında farklı tekniklerdeki çalışmalarının sayısı 2400'e ulaştığında, Paris'e giderek Princeteau'nun atölyesinde çalışmaya başladı. Orada birçok ressamla tanıştı. 1882'de Henri Rachou'nun tavsiyesiyle ünlü sanatçı Léon Bonnat'ın atölyesine geçti. Lautrec resim çalışmalarına klasik anlayışın dışında poster çalışmalarıyla başladı ve bu konudaki başarısı reklam amaçlı çalışmalara sanatsal bir dil kazandırdı.

canan-05Ancak resimlerini Paris'in dışlanmış kesimleri oluşturuyordu. Genelevler ve eğlence merkezleri Latrec'in çalışmalarını yaptığı başlıca yerler arasındaydı. 1884 yılında kabare sahibi Bruant, Lautrec'ten illüstrasyonlar yapmasını istedi. Ayrıca çalışmalarını kabarede sergilemesine izin verdi. Bu sayede Montmartre'de daha çok tanındı. Ancak çalışmaları içinde onu üne kavuşturan eseri Paris'in dünyaca ünlü pavyonu Moulin Rouge'u anlatan afiş çalışmasıdır. Lautrec'in göz dolduran tasarımlarıyla afiş ucuz bir baskı nesnesi olmaktan çıktı, sanatsal bir ifade biçimine büründü.

Ancak işleri iyiye giderken sağlığı kötüleşiyordu. Bir dönem resmettiği genelev çalışanları, aristokrat babasının onu evlatlıktan reddetmesine neden oldu. Bu olayla kendini tamamen bohem yaşama teslim etti. 1891’de ilk taşbaskılarını üreten sanatçı, 1893’de ilk kişisel sergisini açtı. 1894–1897 yılları arasında Avrupa’yı dolaştı, birçok sergi açtı. Frengi ve alkol nedeniyle bozulmaya başlayan sağlığı hızla kötüye gitti. Annesinin 1899’da Paris’ten ayrılması, onu ağır bir bunalıma düşürdü. Sanatoryumda tedavi gördüğü dönemde aklında kalan sirk ve at yarısı görüntülerini resmetti. 1901’de Paris’ten ayrılıp annesinin yanına döndü. 9 Eylül 1906’da hayatını kaybetti.

Fikret Mualla:

1903'te İstanbul'da Düyun-u Umumiye'de ikinci müdür olan Mehmet Ekrem Bey'le, Emine Nevber Hanım'ın oğlu olarak doğdu. Moda'da, yıllar sonra bile hasretle anacağı, çok güzel bir çocukluk geçirdi. Saint-Joseph ve Galatasaray Liseleri'nde eğitim gördü. Çocukluğunun ilk hayal kırıklığı, 12 yaşındayken, hayran olduğu, Fenerbahçe sol açığı Hikmet (Topuzer) gibi top koşturmaya çalışırken, ayak bileğini kırıp hafif topal kalmasıdır. Ondan birkaç yıl sonra, okuldan kapıp getirdiği İspanyol nezlesi mikrobu nedeniyle annesinin ölmesi, hayatının tüm akışını değiştirdi.

Babasının, annesinin ölümü üzerinden evlendiği, kendisinden iki üç yaş büyük Behice Hanım'a karşı saldırgan bir tavır içine girip evde huzursuzluk yaratınca, önce teyzesinin yanına, sonra da İsviçre'ye mühendisik okumaya gönderildi (1920). Almanya'ya geçip, Güzel Sanatlar Akademisi afiş ve desinatörlük bölümüne yazıldı, Berlin Güzel Sanatlar Akademisi'ni bitirdi. Bu arada bohem hayatla, modern sanat ve aykırı sanatçılarla, alkolle tanıştı.

canan-04

Ancak Türkiye'de tutunması mümkün olmayacaktı: Dostlarının yardımıyla Galatasaray Lisesi'nde ayarlanan resim öğretmenliğinden, “bir öğretmene yakışmayacak davranışlar içinde olduğu için” ayrıldı. Araya yine Almanya girdi ve bu kez alkol sorunları nedeniyle Berlin'de akıl hastanesinde tedavi gördü, iki yıl da Fransa'da kalıp yine döndü. Dergilere, gazetelere yazılar yazdı, resimler yaptı. Nazım Hikmet'in Varan 3 ve Benerci Kendini Niçin Öldürdü kitaplarını resimledi, Lüküs Hayat, Deli Dolu, Saz Caz operetlerine kostümler çizdi. Ünlü Alman şair Schiller üzerine bir de kitap yazdı. Beyoğlu'nda, ilgi toplamayan bir kişisel sergi açtı. 

Kalan zamanda ise meyhanelerde olay çıkarmakla meşguldü. Bu huylarını inkâr da etmedi: Resim yaparken “sükûtu beyninin tepesinde, saçlarının dibinde hissetmezse” yanlış bir işle meşgul olduğunu düşünür ve bundan kurtulmak için önce üç beş kadeh içer, eğer yine geçmezse, fitil gibi olur, çatacak, kavga edecek adam arardı. Söylediğine göre, bu kitle için deliydi. O da “ruhen fakir bir cemiyetin tufeyli(asalak) zenginliğinin müthiş düşmanı!”

Fransa'ya göç etmeden önce, doğal olarak pek anlaştığı Neyzen Tevfik'le Bakırköy Akıl Hastanesi'nde bir yıl kadar birlikte kaldı, New York sergisinin Türk pavyonu için Eyüp, Çamlıca, Üsküdar, Rumelihisarı, Sultanahmet resimleri yaparak çok sevdiği İstanbul'la vedalaştı. 1940'tan 1967'de ölene kadar Fransa'da yaşadı; yine sık sık karakola düşerek, akıl hastanesine yatarak, resimli yazıları aracılığıyla ya da sokakta birebir, düşsel ya da gerçek düşmanlarıyla hesaplaşarak... İkinci Dünya Savaşı yıllarını orada geçirdi, yollardan izmarit topladı, aç kaldı, bazen Paris'in ünlü sokak serserilerine katıldı. Ama Paris Grande Chaumiere Akademisi'nde Othon Friesz atölyesinde de çalıştı, Picasso dâhil pek çok sanatçıyla tanıştı. Yine de hiçbir akım içinde yer almadı, tarzını kendi yarattı.

Onu büyük bir sanatçı olarak bugünlere getiren Fransa'da yaptığı resimlerdi; daha çok barları, bistroları, restoranları, sirkleri, genelevleri, oralardaki insanları, sokakları, çıplakları, balıkçıları resmetti, natürmortlar yaptı. Düzensiz, daha doğrusu sefil hayatı, resim üretimini hiç etkilemedi, hızla üretimine devam etti. Kâğıt bulamazsa duvarlardaki afişleri yırtıp temiz yerlerine guaj yaptı.

Türkiye'den ve Fransa'dan birkaç sanatsever, zaman zaman ilgilerini esirgemedi ondan; bir-iki Fransız zenginin himayesinde birkaç sergi de açtı. Ancak resimlerini genellikle yok pahasına, günlük içki parasına elden çıkardı. Sonra da resimlerinin “yağlı Hasan'ın böreği gibi” olduğunu, “Kırk Haramiler'in eline düşüp Ali Baba'nın hazinesi gibi soyulduğunu” yazdı. Cebine para girer girmez, takıldığı meyhanedekilere içki ısmarladı. Resimlerini çok beğenen Picasso'nun hediye ettiği bir resmi bile ertesi gün o akşamın içkisi için elden çıkardı.

1962 sonlarında beyin kanaması geçirdi, sol ayağı tutmaz oldu, karaciğeri iflas etti. Yine yardımsever bir Fransız sayesinde küçük bir köy olan Reillane'e yerleşti. Ayda en az dört guajla kirasını ödedi, arta kalanlarla geçindi, ilk defa doğru dürüst bir evi oldu. Ancak beş yıl kadar sonra, 64 yaşındayken, sinir krizlerinin şiddeti arttı, aynı yıl düşkünler yurdunda ölüp, kimsesizler mezarlığına gömüldü. Naaşı 1974'te Türkiye'ye getirilerek Karacaahmet Mezarlığı'na gömüldü.

Bohem Kadınlar:

canan-06Bohemya hayali bir ülke ve Bohemlik sanat gibi evrensel bir çerçevede yaşanmış olsa da kadın-erkek eşitliğine imkân tanımayan bir yaşam tarzını da beraberinde getiriyor.

Dan Franck’ın kitabında adı geçen Isadora Duncan’dan başka öne çıkabilen bir bohem kadın yok gibi. Amerikalı bir dansçı olan Duncan’ın da hayatı bir seri talihsizlikler sonucu devam ediyor ve 2 çocuğunun ölümünden sonra, eşi Rus şair Sergey Yesenin’in intiharına da şahitlik ediyor. Bohem yaşantının delilik ile dâhilik arasında seyrettiği kanısından yola çıkarak Duncan’ın yaşadığı talihsizliklerin sonucu Bohem yaşantıyı seçtiği söylenebilir.

Bununla birlikte; Henry Murger, 1949'da “Latin Bölgesinin Bohemleri” adlı bir piyes yazıyor. Bu piyeste tanıtılan bohem karakterlerden birisi olan Mademoiselle Musette, Paris'in 'grisette' denilen bohem kadınlarından birinden esinlenerek yaratılmış. Grisette denilen bu genç kadınlar, 19. yüzyılda dikiş, nakış gibi işlerde çalışabilecek işçilere ihtiyacın giderek arttığı atölyelerde çalışmak üzere Paris'e göç eden kadınlar. "Grisette" ifadesi, çoğunun kıyafetlerinde kullanılan koyu gri kumaştan geliyor. Arkalarında bıraktıkları aile ilişkileri var. Ancak bu ilişkilerden kopmayı göze almış ve bireyselleşme yoluna sapmışlar. Grisette'ler 1840'lar Paris'inde efsane haline geliyorlar. O dönemde Paris'te okumaya gelen genç öğrenci erkekler ile işçi grisette'ler arasında yaşanan aşklar son derece yaygın. İşte, Mademoiselle Musette böyle bir grisette, yani bohem bir kadın.

Yine de hayali bir kahraman olarak, edebi bir eserde öne çıksa bile gerçek hayatta Bohem kadınların isimleri duyulamıyor. Çünkü Bohem erkek sefaleti göze alırken; Bohem kadın iffetsizliği de göze almak zorunda kalıyor.

Bookmaker bet365 The best odds.

Full premium BIG Theme for CMS