Endülüs’e Seyahat

Yılmaz Ekinci tarafından yazıldı. Aktif .

endulus

İstanbul’dan kalkan uçağım İspanya’nın başkenti Madrid’e doğru yol alırken; oturduğum pencerenin kenarında mavi gezegene bakarken ırmakları, denizleri, dağları, ovaları ve sunni ülke sınırlarını aşarak Endülüs’e ulaşmanın hazzını ve hüznünü içiçe yaşıyordum. Madrid’den ziyade Cordoba, Sevilla, Granada daha çok beni cezbediyordu. Endülüs Devleti’nin kurulduğu topraklarda ilk uğradığım yer Kordoba üzerinde Sevilla oldu. 7.yy’ın sonlarına doğru İspanya’da siyasi, ekonomik, ve toplumsal karışıklıklardan doğan çekişme ortamında Tarık Bin Ziyad 7000 kişilik ordusuyla 711 yılında İspanya’ya çıktı. Denizi geçtikten sonra, ilk iş olarak gemilerini yaktırarak askerlerin geri dönüş beklentisini kırdı. Askerlerine dönerek “Arkanızda düşman gibi bir deniz, önünüzde ise deniz gibi bir düşman var. Ya ölüm ya zafer!’’ diyerek Carteya ve Algeziras kentlerini aldıktan sonra Vizigot Kralı Rodriguez’i yenerek Toledo’yu, Kordoba’yı, Archidor’u ve Libire şehirini ve kasabalarını alır. Kuzey Afrika’nın ünlü İslam komutanı Musa bin Nusayr 10000 kişilik bir kuvvetle İspanya’ya Tarık bin Ziyad’ın yardımına koşar. Bu ikili, bir anda Barcelona’ya varırlar. İki yıl içinde Pirene Dağlarını aşan askerler Fransa’ya sarkarlar.

endulus2Artık önlerinde onları durduracak bir güç söz konusu değildir. Bu duruma şaşan halife Velid Bin Abdülmelik koca İspanya’nın bu kadar kolay ele geçirilmesine anlam veremez, haliyle tuzağa düşmekten korkar. Musa bin Nusayr ve Tarık bin Ziyad’ı Şam’a çağırıp genel vaziyeti sorar. Onlar da olup biteni anlatırlar ve başkentteki kurmayların kanaati İspanya’daki İslam ordusunun durması ve cenge ara vermeleri istenilir. Bu iki ünlü komutanında gönlü İspanya’da kalır ama bir daha oralara dönmek nasip olmaz. Başarılı bir savaş komutanı olarak öne çıkan Tarık bin Ziyad’ı kıskanan Musa bin Nusayr ünlü komutanı halifeye şikâyet eder. Halife yaptığı araştırmada İspanya’nın gerçek fatihinin Tarık bin Ziyad olduğunu öğrenir. Onu cezalandırmaz, ama ülkesine de göndermez. Şam’da sürgün hayatı
yaşar. Kuzey Afrika İslam orduları komutanı olan Musa bin Nusayr’da hacca niyetlenir ve Medine civarında vefat eder.

711 yılında İspanya’ya çıkan Müslümanlar 788 yıl sonra kendi aralarında iç kavgalara tutuşunca yönetim zayıflar ve Endülüs İslam Devleti çöker. 1490 yılında Gırnata Devleti Hristiyan orduları tarafından kuşatılır. Bütün tarımsal alanlar ve bahçeler, mabetler, kütüphaneler yakılır yıkılır. 300 yıldır Müslümanların egemenliğindeki şehrin yakılıp yıkılmasını şehrin anahtarlarını kral Ferdinant ve İsabelle’ye teslim eden Nasirilerin son temsilcisi 7.Muhammed Müslümanların katliamını önlemek için barışçı bir çözüme boyun eğer. Bu anlaşmaya göre şehrin yakılıp yıkılmaması, Müslümanların Katoliklerle eşit haklara sahip olmaları ve dinlerini serbestce yaşayabilmelerini öngörüyordu. Elhamra sarayının yeni müdavimleri olan Ferdinant ve İsabella verdikleri sözleri çok çabuk unuturlar. Arapça yazmak ve konuşmak yasaklanır, binlerce kitap şehir merkezinde yakılır, din değiştirmeye zorlanan Müslümanlar ‘moriscos’ adıyla mağaralara sığınmak zorunda kalırlar. Bir zamanlar Endülüs’ün efendileri olanlar ikinci sınıf vatandaşı olmak zorunda kalırlar. Bu gelişmeden 3ay sonra (1492’de) Yahudiler İspanya’dan sürgün edilir. Granada halkı bu acılarla boğuşurken, Müslüman ahalinin çoğu Elhamra sarayının karşısına düşen ve bugün Sacromonte olarak anılan tepedeki mağaraları kendilerine mesken edinirler. Bu mağa ralarda yaşayan Roman halkının yanına sığınırlar. Romanlar yoksul ve alçakgönüllüydüler. Dağlardan topladıkları otları pişirip yiyor, akşamları yaktıkları ateşin etrafında gitar çalıp dans ediyorlardı.

endulus3

Araplar kimseye zararı olmayan bu neşeli insanların arada bir yaptıkları ufak tefek hırsızlıklara göz yumuyor, el becerileri gelişmiş bu halkın ürettiği çeşitli aletleri, takıları ve giysileri beğeniyle alıp kullanıyorlardı. Katolik zulmü ve baskısı başladığında müslümanların bir kısmı mağaralarda yaşayan Roman halkın yanına sığınırlar. Yoksul roman halkı onlara kucak açar. Ellerinde ne varsa paylaşırlar ve geceleri ateş yakıp birlikte dans ederler. Acılı Arapların hüzün dolu şarkılarını kendi müzikleriyle bütünleştirirler. Bu hüzünlü ve acılı müzik eşliğinde yapılan dansa ‘zambra’ adını koyarlar. Bugün hepimizin hayranlıkla izlediği Flâmenko müziği ve dansı Sacromonte mağaralarında doğan bir müzik türüdür. İslamın güneşi Akdeniz üzerinde İspanya ufuklarında ışıldarken, Müslümanların sayesinde Endülüs çok canlı bir ekonomi ve kültürel hayata kavuşur. Başkent Kordoba önemli bir ticaret merkezi olmasının yanı sıra artık İslam dünyasının 3. önemli merkeziydi. Granada o dönemde önemli bir bilim ve kültür merkeziydi. Bugün ayakta olan Elhamra sarayı o devrin en ünlü mimarlık yapıtıdır. Endülüs İslam devleti döneminde tıp, doğa bilimler, astroloji ve felsefe alanında önemli çalışmalar yapılır. Özellikle Kordoba kütüphanesinde 40000 üzerinde kitap olduğu rivayet edilir. Bu dönemde özellikle felsefe alanında İbn-i Rüşd, İbn-i Tufeyl, İbn-i Bacce, İbn-i Cebir gibi düşünürler ve alimler yetişir. Hristiyan gençliğin Müslümanlar gibi giyindiği (şalvar, fistan, sarık vb.) o günkü Hristiyan din adamları tarafından eleştiri konusu olduğu görülmektedir. 

Bugün bile İspanya mimarisinde ve halkın yaşam biçiminde İslami motifleri görmek mümkündür. 1492’de Endülüs devleti tarihe karışırken 1499’da da İspanya’da bir tek Müslüman kalmadı. Mabetler yıkıldı, kültürel yaşam ve zenginlik talan edildi. Yahya Kemal Beyatlı’nın ünlü şiirinde (Endülüs’de Raks) betimlediği biçimiyle artık her şey kırmızıya bürünmüştü. (Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır; İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.) Evet, kanın şal ile örtüldüğü bu diyarda, insanı yine cezbeden sihirli bir güneşin gönlünüze ve yüreğinize yansıdığını müşahade ederseniz.

endulus4

Bütün bu geçmişi düşünür, Madrid’den Kordoba’ya doğru yol alırken içimdeki çocuğun sevincini veya hüznünü tarif etmek çok zordu. Kordoba şehrine vardığımda sanki tarihin gizemiyle örtülere bürünmüş bu yerde kaybolmuştum. Kordoba şehri kendisine uzaktan bakanlara iz bıraktırmayacak kadar gizemlidir. Tren ile Kordoba’ya vardığınızda “burası mıdır’’ diyesi geliyor insanın. Örtülere bürünmüş bir şehirdir Kordoba. Rüzgarlara açık değildir; hüzünlü fısıltılar söyler size sokakları…Sessizlik, kaybolan giden bizden çizgiler ve o çizgilerin peşinde olan ben… Bir kaşif gibi izlerin peşinde adeta kendimi arıyorum. Endülüs’te, raks ve şalın peşinden ziyade tarihe, arkeolojiye ve hayata atılan imzaların peşinden iz sürüyorum. Eski şehre vardığımda kendimi adeta bir İslam ülkesinde hissediyorum.

Kordoba, ruhumun aynada kırılmış bir yansıması gibiydi. Müslümanların ve islamiyetin peşinde iz sürerken hiçbir İslam ülkesinde hissetmediğim duygulara gark oluyordum. Nede olsa yitik uygarlığın yitik mirasçısıydım. İslamiyet’in Avrupa’daki en muhteşem yapıtını bana sorarsanız kuşkusuz Kordoba camisidir derim. İspanya’nın güneyinde yer alan bu şehir, Avrupa’daki Müslümanların ilk merkeziydi. Kordoba camisi veya bugünkü adıyla Mezquita Müslümanların en kusursuz yapıtıdır. Halife Emir Abdurrahman tarafından cami olarak yaptırılmıştır. Fakat daha sonra İspanyol Kral 3. Ferdinant tarafından katedrale dönüştürülmüştür. İslam tarihinin Mekke’den sonra en büyük ibadethanesi olan Mezquita aynı zamanda İslam sanatının da en önemli eserlerinden biridir. Bu görkemli yapı, dünyanın en geniş alanına sahip mabet özelliğini taşıyor ve birbirini izleyen 850 sütun ve yüzlerce kemer
üzerine kuruludur. 16. yy da katedrale çevrildikten sonra da üzerine pek çok şey eklenmiştir. Kordoba camisini gezerken camiden nasıl kiliseye dönüştürüldüğünü müşahede etmek için mimar olmaya gerek yok sanırım. Kordoba mescidinin mihrabına baktığınızda altın harflerle yazılan ayetlerin güzelliği göz dolduruyor. Kordoba daracık sokakları, güzel evleri, çiçek kokulu pencereleriyle tipik İslam mimarisinin izlerini taşır. Kordoba’ya vardığınızda size ait topraklarda yürüdüğünüzü hemen hissedersiniz.

endulus5

Güven, huzur ve estetiğin sizi sardığını duyumsarsınız. Mescitin sıcaklığı ve insanların sanki namaza durduğu hissine kapılırsınız. Bugün İspanyolların dilinde bu cami Mezquita (mescit) olarak geçmektedir. Kordoba, sanki İslam uygarlığının kayıp atlantisi gibi içinizi burkmaktadır. Kordoba’da görülmesi gereken yerlerden biri de şehrin batı tarafında yer alan, dağın yamacına yaslanan Medinat al Zahra’dır. (Medinetüs-Zehra sarayı) 3. Abdurrahman tarafından yapılan bu saray bugün bile hala arkeolojik olarak tamamiyle gün ışığına çıkarılamamıştır. Hakim bir tepede olup, şehri uzaktan süzmektedir. Çarşısı, mesciti ve yaşam alanlarıyla adeta bir külliyedir. Birçok fonksiyonlara sahip olup, adeta İslam mimarisinin prototipidir. Medinatül Zahra’dan ayrılırken içinizden kopup giden bir şeylerin olduğunu fark edersiniz.

Medinetül Zahra’dan ayrıldıktan sonra trenle Sevilla’ya yolculuğa devam ettim. Kentin merkezine vardığınızda dev bir katedral adeta sizi rehin alıyor. Giralda Katedrali şehrin kıblegahı gibi size yol göstermekten gocunmaz. Bu katedral, Endülüs İslam uygarlığının izlerini silmek için 15. yy da varolan Ulucami’nin temelleri üzerine yapılmıştır. Caminin eski minaresi çan kulesine dönüştürülmüş. Kuleden yukarı doğru çıkarken eski Sevilla’yı görmek mümkündür. Camiden katedrala dönüştürülen yerin hemen yanında yer alan Alkazar sarayına uğramadan Sevilla’yı terk etmek bu şehri görmemek demektir. Alkazar sarayında İslam uygarlığının en güzel mimari motifleri kemerlere, kubbelere işlediğini görürsünüz. Çinilere işlenen islamın saf ve berrak yüzünü burada görmek bambaşka bir şeydir. 12. yy da seramik üzerinde insan göz nurunun ve sanatsal zarifliğin bu kadar inceldiğini görmek insanı şaşırtıyor. Sevilla’yı Sevilla yapan veya Sevilla’yı yaz sıcaklarından bir vahaya dönüştüren Endülüs’ün o kendine özgü avlularıdır. 12. yy da suya, mermere ve tabiat güzelliğine bu kadar değer veren bir uygarlık karşısında diz çökmemek mümkün değildir. Sevilla bugün bile başkent Madrit’in soğukluğuna karşı, insanı kuşatan adeta ruhun tablodan canlanmış bir hali gibi durur. Sevilla, geleneğin modernlikle harmanlandığı ender şehirlerden biridir. Size yabancılık hissi vermez. Herkes kendisine ait bir şey bulur.

İnsanları bakımlı, şehir pırılpırıldır. Geniş caddeleriyle ve güzel insanlarıyla sizleri büyüler. Nehrin kenarında yürürken kendinizi evinizde hissedersiniz. Sevilla’da görülmesi gereken birçok yer vardır. Sevilla’nın büyüsünden kendimi alamamıştım ki görmem gereken bir diğer büyülü şehir olan Granada’ya doğru yola koyuldum. Her gördüğüm yer, beni benden biraz daha alıyor, benliğimin Endülüs’te kaybolduğunu hissediyordum. Bu şehir en parlak dönemini, Müslümanların hakim olduğu 13–15.yy arasında yaşamıştır. Tren istasyonundan indikten sonra size hiç cazip gelmeyen büyük yapılı binalarla karşı karşıya kaldığınızı görürsünüz. İnsanın burası Granada olamaz diyesi geliyor. Şehrin içinde kuzeye doğru çıktıkça eski şehre varıyorsunuz. Evet, eski şehir ile yeni şehri birbirinden ayıran Elhamra sarayının bulunduğu tepedir. Elhamra Sarayının temeli 1232 yılında, Ben-i Ahmer devletini kuran 1. Muhammed zamanında atılmıştır. Masallarda okuyup düşlediğimiz sarayların gerçek hayattaki yansıması sayılabilecek olan Elhamra s arayının doğal çevreye olan eşsiz uyumunu, girift yapısını, farklı süslemelerini ve mekan ile ahenginin iç içe geçtiği bir yerde olduğunuzu hemen anlarsınız. İlk etapta insanın dikkatini çeken, bembeyaz süslemeleri ve taşlara nakşedilen ‘Allahtan başka kimse yoktur’ sözünün göze ve hafızaya bıraktığı izdüşümdür. Suyun ışığa dönüştüğü, ışığın kendini suda bulduğu bu bahçede Müslüman uygarlığın ulaştığı hazineyi görmek insanı bambaşka bir aleme gark ediyor.

8.yy da Finikeliler tarafından kurulan tarihi kent Costa del Sol’a uğramadan geçemedim. İki-üç katlı, teraslı, çatılı beyaz evler, dar sokaklar, yaz sıcağında dinlenip soluklanabileceğiniz serin palmiye gölgeleri sanki bir bütün olup bizi etkileyebilmek için bütün güzelliklerini bizlere cömertçe sunuyordu. Eğer bir gün yolunuz İspanya’ya düşerse; Flâmenko müziğinin ve İslami motiflerin iç içe geçtiği bu şehri, mutlaka görmenizi isterim. Granada, Endülüs ruhunu yansıtan ender şehirlerden biridir. İspanya halkı kendisi ile barışık ve gelen konuklarına yabancılık çektirmeyecek bir ülkedir. Bu ruhu Kordoba’da, Sevilla’da ve Granada’da hayli hayli hissedersiniz. Elhamra sarayını günde 17 bin kişinin ziyaret ettiğini gördüğünüzde ne demek istediğimi anlamış olacaksınız.