Modernleşen İşletme

Alper Yılmaz tarafından yazıldı. Aktif .

alper-intro

Modernleşen İşletmelerimizin Geleneksel Problemleri
Endüstri devrimini İngiltere'de başlayan daha sonra Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri'nin önderliğinde, üretim tekniklerinde makinalaşmanın getirdiği sosyal, ekonomik ve siyasal değişiklikler diye özetleyebiliriz. Endüstriyel anlamda, dünyanın son iki yüzyılda göstermiş olduğu ilerleme, kurulduğundan beri gösterdiği gelişmenin çok üzerindedir ve başlangıç noktasını Avrupa'da meydana gelen sanayi devrimi oluşturur. Aslında makineleşme çağının başlangıcı 1763 yılında James Watt'ın buharla çalışan makineyi bulması iledir. Buhar makinalarının üretimde kullanılması ile birlikte üretim teknikleri değişmeye, üretilmesi insan gücü ile imkansız olan yeni ürünler piyasaya çıkmaya başladı. Üretim hacimlerinin artması sonucunda maliyetler ucuzladı, ucuzlayan mallara talep arttı ve artan talepleri karşılamak için yeni fabrikalar yapıldı. Yeni makinaların gemilere uygulanması ile daha kısa sürede daha uzak bölgelere daha çok mal götürülebildi. Bunun sonucunda ekonomik üstünlüğü ele geçiren ülkeler siyasi anlamda da diğerlerine hakim duruma geldiler.

Yeni fabrikaların kurulması işgücüne olan talebi arttırdı. Üretim hacminin artması, o zamana kadar görülmemiş devasa büyükükteki işletmelerin kurulması, beraberinde bazı problemler de getirdi. Çalışanların eğitilmesi, yönlendirilmesi,motivasyonu sevk ve idare edilmesi, yeni malların pazarlanması,standartlaştırma, kalite kontrol, maliyet, çevre kirliliği, personel yönetimi vs. bir çok konuda ihtiyaçların ortaya çıkmasıyla beraber bu ihtiyaçların çözümüne yönelik bilimsel çalışmalarda başladı. Kendi çağının üretimsel ve yönetimsel probemlerini zamanın şartlarına göre ele alan eserler arasında 1776 yılında İskoçyalı Adam Smith tarafindan yazılan ve işgücünün verimli kullanılmasını ele alan ulusların zenginliği (Wealth of nations), 1890 yılında Henry R.Towne'ın Yönetim bilimi (Science of management), 1911 yılında Frederick Winslow Taylor'un Bilimsel yönetim (Scientefic management) kitapları sayılabilir. Üretimin artması ve işletmelrin büyümesiyle daha cok önem kazanan yönetim olgusu günümüzde ise çağın gereklerine göre sürekli gelişen, değişen, bir bilim dalı haline gelmiştir.

Yönetim biliminin amacını işletmelerin ömrünü uzun yıllar boyunca devam ettirmesi için gerekli olan her şeyi bilimsel veri ve yöntemlerle analiz ederek, şirket strateji ve politikalarını oluşturma ve uygulama olarak anlayabiliriz. Alman Kipp ayakkabı firması 1797 yılında, tüketim malzemeleri üreten Amerikan colgate firması 1806'da, Alman çelik firması Krupp 1811 yılında, Amerikan silah fabrikası Remington 1816 yılında kurulmuştur. Bu örnekleri hiç şüphesiz çoğaltmak mümkündür.Bu firmaları o zamandan günümüze taşıyan, geçen zaman içinde sürekli büyüten, dünyanın geçirmiş olduğu sayızı savaş ve ekonomik buhranda ayakta kalmalarını sağlayan , bugüne kadar ayakta tutan nedir?

Bir şirket nasıl olurda 7-8 nesil eskiterek iki yüzyıldan fazla bir süre hayatını sürdürebilir. Ülkemizde ikinci nesile devredilen şirketlerin oranı %67 dir. İkinci nesilden üçüncü nesile geçen şirketlerin oranı ise sadece %3,5 tir. Demekki şirketlerin sürekliliği ülkemizde bir handikap olarak ortaya çıkmaktadır. Sözünü ettiğimiz yıllandıkça büyüyen firmalar en az makine ve sermaye kadar önemli olan ve çok şükür memleketimizde bol bulunan maalesef değeri az bilinen bir şeye daha yatırım yapmışlardır. O şey de İNSAN' dır. Makineniz ne kadar gelişmiş olursa olsun onu kullanan insandır. Makineniz ne kadar yüksek teknolojiye sahip olursa olsun dahada geliştirecek olan yine insandır. Eğer öyle olmuş olmasaydı İngiltere şu an hala buhar makinesiyle çalışan gemi yapmaya çalışıyor olacaktı. Buhar makinesi kendi kendini geliştirip elektrikli motor haline gelmediğine göre bu gelişmeyi yönlendiren bir şey olması lazımdır. İşletmelerin, makinelerin tecrübeleri olmaz. Yine hiç bir makinenin hiç bir probleme en basit bir çözüm önerisi de yoktur. O halde bunu başaran nedir? Bunu başaran tabiki insandır. Ülkemizde tam anlamıyla sanayileşme süreci 1980 'lerden sonra başlamıştır. Bundan önce ülkemizdeki büyük iktisadi işletmeler, devlet eli ile kurulmuş ve yönetilen verimsiz ve hantal yapılardı.

Özel sektördeki sınırlı sayıdaki endüstriyel manadaki işletmeler ise ensesi ve çevresi kalın bazı girişimciler tarafindan kurulmuş, rekabeti kalite ve hizmetten ziyade nüfuzu sayesinde elde ettiği imtiyazlar ile sağlayabiliyordu. Bu anlamda Türkiye genelinde profesyonel yöneticilere ihtiyaç duyulmuyordu. Çünkü onların istihdam edileceği kurumsal yapılar yoktu .Sınırlı sayıda olanlar ise İstanbul, Ankara, İzmir gibi bir kaç büyük ilde toplanmıştı. 1980' lerden sonra Türkiye'nin sanayi hamlesi yapması bizim için iki yüzyıl geç kalmış sanayi devrimi sayılabilir. Şöyleki 1979 yılında bizim ihracat rakamımız sadece 2,3 milyar dolarken bundan 10 yıl sonra 12,9 milyar dolara çıkabilmiştir. 1979 yılındaki ihracatın sadece %36' sı sanayi ürünlerinden diğeri tarım ürünlerinden oluşmaktaydı. Türkiye'deki işletmelerin çoğu alım satımdan oluşan ticari faaliyet ya da atölye tarzında fazla teknoloji gerektirmeyen basit imalat yapmaktaydı ve endüstriyel anlamda üretim ve yönetim tecrübesi yok denecek kadar azdı. 2008' li yıllara geldiğimizde ülkemizin 80' lerdeki üretim kabiliyet ve tecrübesi kıyas edilemeyecek şekilde gelişmiş ve ilerlemiştir. Fakat yönetimsel anlamda geldiğimiz nokta nasıldır.

Maalesef yukarıda izah edilen noktalar düşünüldüğünde en modern makinaya milyonlarca dolar vermek yatırım sayılırken bu makinayı kullanacak insana hem maddi hem de manevi yatırım yapmak masraf sayılmaktadır. Taylor'un insanı makina ile eşdeğer gören klasik yönetim sistemi geçerliliğini yitirmiş olmasına rağmen ülkemizde popülerliğini korumaktadır. Her nedense işi olmasına rağmen arada bir fikirlerini ifade eden, çok çalışınca yorulan, senede 1 ay izine çıkan üstüne üstlük ay sonunda üzerine para alıp akşam kapıdan çıkıp evine giden canlı bir organizmaya zaman ve para haecamak fikri hiçbirimize hernedense pek cazip gelmemektedir. Eğer biz de iki yüzyıllık ! çorbacı yada lokantacılarımızla değil de teknoloji üreten firmalarımızla övünmek istiyor isek zihinsel anlamda da bir değişim yapmamız zorunludur. Avrupa'nın üretim tekniklerini adapte etmekte gösterdiğimiz çabanın bir kısmını yönetim tekniklerine adapte etmeye gösterdiğimizde, çalışanın ve işverenin el ele vererek şirketlerini her geçen gün daha da büyüteceklerine inanıyorum. İkinci dünya savaşında yerle bir olan Japonya'nın yaptığı savaş bittiğinde taş üstünde taş kalmayan Almanya'nın, üstelik topraklarının yarısını kaybedip savaş tazminatı ödedikten sonra yaptığı yoksa farklı bir şey miydi? Şimdi onlar nerede biz neredeyiz. Elimizdeki elemenların nitelik ve nicelik olarak onlardan daha kötü olduğuna inanmıyorum.

Yeterki onları eğitmeyi, yönlendirmeyi, fırsat vermeyi ve motive etmeyi bilelim. Unutulmamalıdır ki bir işletme ancak çalışanları kadar iyi ya da kötüdür.