İskoçya

İzzet Keribar tarafından yazıldı. Aktif .

keribar-intro

Yemyeşil Bir Ülke “İSKOÇYA
İskoçya dendiği zaman, yemyeşil uçsuz bucaksız düzlükler, büyüleyici güzellikte koylar derin göller ve okyanus dalgalarının devamlı dövdüğü girintili çıkıntılı sahilli sert bir coğrafya aklımıza gelir.

Aslında yukarıda anlattığım tabloya, daha çok HIGHLANDS bölgesinde rastlanmaktadır. Ülke (Highlands) yayla ve (Lowlands) ova diye iki bölüme ayrılır.

İşte eşimle ben , yaz tatilimizi böyle bir yerde geçirmeyi düşledik. İstedik ki hayatımızın birkaç günü, bu nefes kesici manzaralarla dolu geçsin, İskoçya’nın ortaçağlardan kalma eski şatolarını, meşhur Loch’larını (göllerini) ve koylarını görelim.

Ülkeyi ziyaret etmenin en iyi mevsimi temmuz ile ağustos ayları. Daha önceden oradan getirttiğimiz broşürlerden de kolayca anlaşıldığı gibi turizm İskoçya’da bir hayli gelişmiş, adım boyu otel, motel ve Guest House (Konukevi) ile yatak ve kahvaltı sunan sayısız işletmeler var. Kataloglarda bazılarının bir de fotoğrafı eklendiğinden konaklanacak yerin nasıl bir yer oşduğunu, oda fiyatları ile diğer özelliklerini öğrenebiliyorsunuz. Nasılsa bir yerde konaklarız diye işi şansa bırakmak da doğru değil. Biz öyle bir hataya düştük, bu mevsimde bütün işletmeler dolu, tabelalarda “No Vacancies” (yer kalmamıştır) yazısı yerleştiriyorlar.

keribar9Londra King’s Cross istasyonundan, saatbaşı trenler kalkıyor Edinburgh’a yolculuk 5 saat kadar sürüyor. Gayet tabii, uçakla da gitmek mümkün, ama biz treni tercih ettik, çünkü hem çok daha ucuz hem de İngiltere’yi baştan başa katediyor. Cambridge, Coventry, Durham, Newcastle ve York gibi tarihi şehirlerin içinden geçip bunları biraz olsun görebilecektik. Ayrıca trende sunulan edilen öğle yemeği servisine de kim hayır diyebilirdi? Pencereden seyrettiğimiz manzara öyle güzeldi ki, 5 saat hemen geçiverdi.

Edinburgh’a öğleden sonra vardığımızda yağmur yağmış, güneş zorlukla bulutlardan sıyrılmaya çalışıyordu. Otelimiz yemyeşil bir parkın tam karşısında idi. Hemen eşyalarımızı yerleştirip sokağa fırladık.

Edinburgh öyle bir kent ki, sanki 18. yüzyılın ortalarına doğru inşa edilmeye başlanmış, 1900’lerde de herşey bitmiş, binaların hemen hemen tümü ufak şatolara benzetilerek yapılmış, zamanla da cepheleri kararmış olduğundan esrarengiz birer perili ev havası oluşmuş. Ama once birşeyi kabullenmek gerekir, şehrin mimarisinde nefis bir bütünlük hakim. Hele Princes Street’in hemen yanındaki Princes St.Park ile ortasında yükselen Edinburgh Kalesi’nin manzarası ne kadar güzel !. Güneş kendini her gösterdiginde, parktaki sayısız banklar insanlarla dolup taşıyor. Edinburgh tam anlamıyla bir eski Avrupa şehir, sonradan İskoçya’da diğer kentlerde de yaptığımız gezide de farkettik, buralarda beton bina yok gibi… Bütün kentlerin kendilerine özgü mimari stilleri var, binala bol bacalı, genellikle damlar gri ve yapıların çoğu da kiremitten. Hepsinde yemyeşil parklar göze çarpıyor.

keribar10Ama bu anlattıklarımın yanısıra çok etkileyici başka bir faktörü daha saymak lazım. Kuzey ışığı! Bir fotoğrafçı için inanılmaz bir mutluluk bu ışık. Hem hava kirliliği yok, hem de yandan gelen parlak ışık, herşeye daha başka bir güzellik kazandırıyor. Senenin bu mevsiminde günler bir hayli uzun buralarda…. Sabahın dördünden akşamın onuna kadar etraf aydınlık.

Gezerken, tren istasyonunun hemen yanında, sanıyorum on yıl kadar once inşa edilmiş bir yeraltı çarşısı farkettik. Buraya Weaverly Shopping Centre diyorlar. Alt katta çeşitli restoranlar, snackbarlar ve pastaneler var. Üst katlara yürüyen merdivenlerle çıkılıyor ve burası ise her tür eşyanın bulunduğu gayet şık bir ticaret merkezi. Yapı öyle bir şekilde tasarlanmış ki, dışarıdan hiç belli olmuyor. Her tarafı ışıl ışıl parlıyor, içi ayna ile, çiçek aranjmanları ile süslenmiş.

Princes Street Edinburgh’un en şık ve de en işlek caddesi. Londra’nın tanınmış dükkanlarının şubeleri, bankalar, geleneksel iskoç eşyası satan mağazalar hep burada. Edinburgh’un tarihi çok eskilere dayanıyor. 15. yüzyılda burası İskoçya’nın başkenti olmuş ve bugün “eski şehir” diye tanımlanan yerler 18.yüzyılda, kalenin civarında inşa edilmiş.

Bugün de, bunları özelliğinden hiçbirşey kaybetmemiş tarihi binalarla kaplı. Kale çok daha eski… Belki de 1000 yıllık. 1296 yılında İngiliz Kralı 1.Edward tarafından işgal edilmişse de 1341’de İskoçyalılar tarafından geri alınmış. Cromwell İskoçya’yı 1650 yılında yeniden işgal etmiş, o tarihten beri ülke Birleşik Krallığın bir parçası olmuştur. Yine de İskoçya bağımsız bir ülke havasında. Paraları bile ayrı. Üstelik İskoçlar gayet gururlu bir kişiliğe sahipler, ayrıca İngilizleri de pek sevmedikleri söylenir…

Kalenin civarında Royal Mile diye adlandırılan bir cadde ile ünlü Holyroodhouse Sarayı bulunuyor. Buradaki yapıların hepsi çok eski, ama Princes Street’in arkasında bulunan diğer meydanlar ile sokaklar biraz daha yeni. Yukarıda anlattığım değişik devirlerde kurulan Edinburgh’da tam bir uyum örneği hakim.

Kentin 19.yüzyılda bir sanat ve kültür merkezi haline dönüşmesi, Sir Walter Scott, Robert Burns ve filozof David Hume gibi ünlü kişilerin burada yetişmiş olması, Edinburgh’un dünyada daha da tanınmasına yol açmıştır. Son olarak Edinburgh’da her yıl yapılan Sanat Festivali de dünya sanat olayları arasında oldukça önemli bir yer tutmaktadır.

keribar11Edinburgh’da daha birkaç gün kalmayı çok arzu ediyorduk ama, Highlands bölgesini turlamak üzere yola çıkmıştık. İki gün sonra Avis’ten ufak bir araba kiraladık, kuzeye doğru yola koyulduk. Ancak, İngiltere’de trafiğin soldan işlediğini bir an bile aklımızdan çıkarmamaya özen gösteriyorduk.

Elimizdeki haritadan yönümüzü dikkatle ayarlıyor, akşam üstü Inverness şehrinde olmayı planlıyorduk. Bu arada meşhur Loch Ness gölünün yanından da geçmeyi tasarlıyorduk, çünkü gölde herkesin bahsettiği ama henüz belki de hiçkimsenin görme şerefine nail olamadığı dünyanın en tanınmış canavarı olan “Nessie “yaşıyordu ve de eğer şansımız yaver giderse biz de onu görmeyi düşlüyorduk !

Aslında, İskoçya’da bu efsane yaşatılmaya çalışılıyor. Yolda, bazı yerlerde gördüğümüz ilan panolarında, “Canavar Gözetleme Terası”, “Canavar Turistik Merkezi” gibi afişler gördük.

Edinburgh’u Inverness’e bağlayan yol bir harika. Önceleri otoyoldan daha sonra, ülkeyi daha yakından tanımak için yan yollardan gitmeyi tercih ettik. Böylece İskoç doğasını, köylerini ve insanlarını daha iyi izlemeyi düşünüyorduk.

Saat dört olmuştu ki hala Inverness’e varamamıştık. Yol boyunca hep bir yerde duruyor, fotoğraf çekiyordum. Her taraf öylesine yeşil ve berraktı ki sanki, bir kartpostal canlanmış, biz de içinde ilerliyorduk. Buradaki koyunlar da bir farklıydı.. En ilginci başlarında çoban yahut köpek yoktu. Tüm İskoç meraları onlarındı galiba. Bazen binlerce koyunluk sürüler halinde bazen de beşer onar otlanıyorlardı yolun kenarında. Hava sürekli değişkendi. Birden kapanıyor, az sonra güneş tekrar çıkıveriyordu. O gün belki 10 kez hava artık kapandı, şansımız yok diye üzüldük, sonradan tekrar sevindik. Ama hep değişen havanın verdiği bazı fotoğrafik avantajlardan yararlanmak gerekiyordu. Örneğin Atholl ormanı yakınlarındaki bir eski kalenin kalıntıları birden önümüze çıkınca, ortaya çıkan tablo çok etkileyici oldu. Karanlık bir bulut kümesi önünde dikilen şato birden aydınlanmıştı ve esrarengiz ve büyülü bir havaya büründü.

Yol boyunca, Crieff, Aberfeldy, Pitlochry ve Aviemore gibi ufak ama son derece bakımlı kasabalardan geçtik. Bu arada, tarihi kalıntılar, şatolar, eski taş köprüler, ekilmiş topraklar gördük. Akşam üstü Inverness’e yaklaşınca yol kenarındaki konuk evleri ile pansiyonlar birden çoğaldı. Ama hepsinin önünde “No Vacancies” yazısı vardı. Birden içimize bir korku girdi… Yoksa geceyi eşimle beraber bu ufak arabada mı geçirecektik?…Hava da birden soğumuştu sanki!… Müsait bir yerde durup Inverness civarındaki konaklama yerlerini araştıralım dedik… Broşürde yüzlerce yer olduğundan bize gore yakınları seçmek hiç de kolay değildi.. En nihayet gözümüzün tuttuğu ve fotoğrafta eski bir şatoyu andıran bir otel seçtik. Az sonra, önüne geldiğimizde fotoğraf canlanmıştı . Ama sorun yine de yer idi. Hakikaten tarihi bir binaydı burası, bahçesi de rengarenk çiçeklerle süslenmişti, ama orada park etmiş arabalar da bir hayli fazlaydı…

Otel resepsiyonuna heyecanla girdik. Orada tipik bir iskoçyalı oturuyor, piposunu tüttürüyordu. Bize hayretle baktı… “Bunlar da bu saatte nerden çıktılar” diye herhalde !. Türkiye’den geldiğimizi ve özellikle orayı seçtiğimizi anlattık, bari bir gece bizi kabul etmesini rica ettik. İskoçyalı eğer akşam yemeğini de kendi restoranlarında yersek son bir odasını da bize ayırabileceğini bildirdi. Sevincimizden adamın boynuna sarılmak geldi içimizden.

Böylece tipik bir iskoç yemeği tadmak fırsatını bulduk. Ertesi sabah ikram edilen kahvaltıya da diyecek yoktu… Jambonlu yumurta, iskoç bisküvileri, peynir, reçel, herşey bir harikaydı.

O sabah amacımız, Loch Ness Gölü sahilinden güneye doğru kıvrılarak, once Urquhart Kalesi’ni gezmek, öğleden sonra ise Highlands’ların belki de en güzel kalesi olan Eilean Donan civarında gecelemekti. Urquhart Kalesi, Loch Ness Gölü’nün kenarında bir çıkıntı üstünde kurulmuş. Her yanı yeşil çimlerle kaplı, etraf da dünyanın her yanından gelen turistlerle cıvıl cıvıl kaynıyor. Kapısında gaydası ile tipik bir İskoç havası çalan, ekose etekli, tipik şapkalı bir kişi de, müziği ile bu tabloya birşeyler katıyordu.

Ama tam kaleye gelmiştik ki, değişken İskoç havası birden kapanmıştı yine. Öyle bir karanlık oldu ki, bu kez yağmurdan öyle kolay kolay kurtulamayacaktık galiba… Biraz sonra kapkara bulutlardan boşalan şiddetli sağanak herkesi kaçırttı ve arabasına binen ordan uzaklaştı.

Etraf, göller, ormanlar ve tepelerine kadar yeşil olan dağlarla çevriliydi. Koyunlar şiddetli yağmurdan pek etkilenmişe de benzemiyorlardı ki otlanmaya devam ediyorlardı. Saat 15.00 civarında Eilean Donan Kalesi’ne vardık. Hava hala kapalıydı. Ama kalenin arkasından bir ışık hüzmesi belirince, esrarengiz bir siluet çıkıverdi birden. Fotoğraftan da görülebileceği gibi yine perili bir masal tablosu gözlerimizin önüne serilmişti.

Kuzey ülkeleri için saat 17.00 günün ortası gibi Ağustos ayında. Ne de olsa güneş saat 22.00’den once batmıyor. Daha çok zamanımız vardı. Biraz sonra bulutlar çözülünce, yolumuza devam ettik. O geceyi okyanus kıyısındaki Kyle of Lochalsh kasabasında geçirdik. Otel bulmak sandığımızdan kolay oldu. Kasabanın bulunduğu burnun yakınında, Plockton köyünde küçük bir lokantada akşam yemeğini yediğimizde saat 22.00’yi gösteriyordu ama etraf hala aydınlıktı.

Üçüncü günümüzü Hebrid Adaları’nın en büyüğü olan Skye’da geçirmeyi planlıyorduk. Önce, adanın en büyük limanı olan Portree’ye daha sonra da yine tarihi bir şato olan Dunvegan’ı gezecektik. Adanın yolları bir hayli dar, hatta çoğu yerde tek şerit şeklinde. Bir

Araba ile karşı karşıya geldiğinizde, her 100 metrede bulunan girintilere sığınmanız gerekiyor. Yanınızdan geçen şoför de mutlaka elini sallayarak teşekkür ediyor.

Ada sanki İskoçya’dan da yeşil… Tarihi kalıntılar, eski kilise harabeleri, asırlık mezarlıklar ve uçsuz bucaksız koyun sürüleri göze çarpıyor. Bu doğa şimdiye kadar gördüklerimize hiç benzemiyor.

Öğleye doğru Dunvegan Kalesi’ne vardık… Nefis ağaçlıklı bir park içinde kurulmuş olan ve 17.yüzyıldan kalmış yapıda halen aynı eski soylu ailesi oturmakta ve şatolarını haftanın belli günlerinde halka ziyarete açıyorlar. Şatoda nefis antik silah kolleksiyonunu ve diğer tarihi odaları da gezdik.

Öğleden sonra kaprisli İskoç havası yine kapandı ve şiddetli bir yağmur başladı. Sanıyorum ki İskoçya’yı gezenlerin hemen hemen hepsi havanın azizliğine uğruyorlar. Geceyi Hebrid’lerin diğer büyük adası olan Mull’da Tobermory adlı balıkçı köyünde geçirmeyi planlıyorduk. Uzun ve dar yollardan süzülerek ve iki kez araba vapuruna bindik ve akşam üstü Tobermory’ye vardık. Anlaşılan burası da bir hayli turistikti çünkü yer bulmak için gine zorlandık.

Tobermory Köyü’nün yapıları çok ilginç. Hem hepsi eski, hem de canlı renklere boyamışlar. Koyun ortasında demirlemiş balıkçı tekneleri de kırmızı, sarı ve mavi tonlarıyla etrafa neşeli bir hava katıyordu.

Ama, Ağustos ayının ortasında olmamıza rağmen, Hebrid Adaları çok soğuktu, özellikle geceleri bayağı üşüyorduk. Neyse ki otellerde bol battaniye bulunuyordu. Bu otellerin bir özelliği de odalarında çay veya kahve pişirmek için elektrikli çaydanlık ve diğer malzemenin bulunmasıydı. Bazı otellerde elektrikli battaniye bile istenebiliyordu.

Ertesi sabah erkenden Tobermory’den ayrıldık. Dönüş yolculuğu başlamıştı. Önce Carron’dan araba vapuru ile karşı sahile, oradan da Glasgow şehrinin ortasından geçen otoyolunu alarak Edinburgh’a vardık. O gün Edinburgh Festivali’nin açılışı kutlanıyordu… Edinburgh bir bayram havasına girmiş, bimlerce kişi o geceye katılmak üzere kale civarında kuyruk olmaya başlamıştı.

İskoçlar bu açılış gecesine “Military Tattoo” adını veriyorlar. Kale önündeki meydana demirden, tahminimce kolay sökülüp sonra yeniden kolayca kurulabilen bir set kurmuşlar, ve ilk gece, geleneksel neşeli İskoç havaları gösterisi düzenleniyor.

Bu geceyi kaçırmamamız gerekiyordu. Böylece son gece, gaydalı davullu ve şatafatlı giysileriyle yaptıkları nefis gösteriyi de izleme fırsatını bulduk. İskoçya tatilimizin son günü de güzel bir etkinlikle noktalanmış oldu.

Çok kısa fakat unutulması imkansız olacak bir seyahat daha böylece bitmişti. Londra’ya döndüğümüzde kafamız tatlı hatıralarla doluydu. Keşke biraz daha kalabilseydik diye eşimle üzülüyorduk. Kimbilir, belki ilerideki yıllarda buralara bir daha gelir, bu güzel ve yeşil ülkenin tadına daha çok varırdık…

PLG_CONTENT_AUTHORLIST_TITLE_MORE_ARTICLES