Блог http://webekm.com/ и още нещо.

Kentlerin Yüzyılı

Prof. Dr. Bekir Parlak tarafından yazıldı. Aktif .

kapak-intro

Kent: İnsanlığın Yeryüzündeki Görkemli Abidesi
Yaklaşık altı bin yıldır insanlığın tüm birikimini ve doğal çevreye hakimiyetini ortaya koyan kentler, insanoğlunun yeryüzündeki en görkemli eserleridir. Kentler, aynı zamanda, medeniyetin izlerinin en iyi sürülebildiği yerlerdir. Sümerlerden bugüne, dünya medeniyet sahnesinde kentlerin oynadığı rol, hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar büyüktür. Kentler, medeniyet zincirinin birer halkasıdırlar ve bir kentin medeniyet içindeki yerini de, o kentin yaşayanları, daha doğrusu hemşehrileri tayin eder.

Dünyanın bilinen ilk toplu yerleşim birimleri Mezopotamya’da kurulmuştur. İlk kentlerinde bu bölgede ve Ön Asya’da doğduğu bilinmektedir. Bilhassa Anadolu ve çevresi kentsel uygarlığın fidanlığı olmuş, sonraki çağlarda Avrupa, Asya’nın diğer bölgeleri ve Afrika’da kentler ortaya çıkmıştır.

Uygarlık kentsel gelişme ile eş anlamlıdır. İnsanlık “kentsel devrim” ile devletsiz toplumdan devletli topluma geçmiştir. Kenti karakterize eden çizgiler her şeyden önce politiktir. Devlet temellerini kent üzerine kurduğu gibi, ulusal siyaset, yerel siyasetler üzerine bina edilir.Politika ve kent, Yunanca’da kökleri aynı olan sözcüktür. Yerel ve ulusal siyaset arasındaki bu doğal ve zorunlu ilişki, bir toplumdaki yönetsel ve siyasal etkinlik ve demokratikleşme düzeyiyle, kentlerin yönetimindeki başarıyı birbiriyle ilintilendirir. Kentlerini iyi yönetemeyen toplumların ülkelerini çok iyi yönetemediklerine tarih tanıklık etmektedir.

kapak1

Kentlerin tarihi süreç içinde “dünyevileşmesi” ve başlı başına “ekonomik” bir fenomen olarak gelişmesi, kentsel bir husustur. Eski çağda kentlerin merkezinde tapınaklar, kilise ya da prensin sarayı bulunurdu. Sonra fabrikalar, şimdi de devasa plazalar ve gökdelenler kentlerin merkezlerinde boy göstermektedirler. Kentler bir toplumun aynasıdır ve o toplumu sosyolojik, psikolojik, tarihi, kültürel, siyasi ve ekonomik yönleriyle en güzel şekilde tanıtan birer tablo işlevi görürler.

“Kentleşme” Avrupa’da sanayileşmeyle paralel ve onunla birlikte büyüyerek onsekiz ve ondokuzuncu yüzyıllarda kendini göstermiştir. Sanayileşme ve ekonomik gelişmeye koşut olarak kent sayısı artmıştır ve bugünkü kentlerin büyümesi sonucunu doğuran, toplum yapısında artan oranda örgütlenme, işbölümü ve uzmanlaşma yaratan, insan davranış ve ilişkilerinde kentlere özgü değişikliklere yol açan bir nüfus birikimi süreci yaşanmıştır.

kapak2

Bugün modern yaşamın vazgeçilmez mekanları haline gelen kentler, çağlar boyunca yaratıcı düşüncelerde ve maharetli ellerde yoğrularak bugünlere gelen birer insanlık eseridirler. İnsanoğlu hem özgürlüğünü, hem de toplumsal bağlılığını ilan etmiştir kentlerde…Yaşamın yepyeni anlamlar kazandığı, bireylere güven ve güvensizlik duygusunu aynı anda yaşatan bu büyük insanlık mirası, günümüz toplumunda sosyolojik, ekonomik, siyasi, yönetsel, kültürel ve mimari boyutlarıyla bambaşka anlamlar yüklenmiş görünüyor. 

Kentlerin büyümesi ve “dünyanın kentleşmesi” modern zamanların en önemli olgularından biridir. Kent, yalnızca günümüz insanına daha büyük oranda iş ve yerleşim imkanları sunan bir yer değildir. Aynı zamanda dünyanın en uzak yerlerini kendine çeken, türlü bölgeleri, insanları ve etkinlikleri düzene göre biçimlendiren, ekonomik, siyasal ve yaşamın öncüsü ve denetleyicisi konumunda olan bir merkezdir. Modern dünyanın uğradığı tarihsel değişimin bir ifadesi ve gerçeği olarak ele alınan kentleşme, evrensel saatin tersine çevrilip, organik nitelikteki insani ve yaşamsal ilişkilerin sentetik ilişkilere dönüşmesinin simgesidir.

Kentleşme ve kente göç hiç durmadan devam etmekte ve insanlık sayıları ve alanları her geçen gün artan kentlere adeta yığılmaktadır. Yalnız Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde, pek çok ülkede, hızlı şehirleşme, kırsal alandan kentsel alanlara yaşanan yoğun göç, güncel bir konu olarak önemini korumaktadır. Ülkemiz açısından baktığımızda, Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusumuzun yaklaşık yüzde 25’i kentli nüfus iken, sadece 75 yılda bu oran tersine dönmüş ve kentli nüfus yaklaşık yüzde 75’e yükselmiştir. Bugüne gelinceye dek kentlerimiz dertleriyle birlikte büyümüştür. Kırsaldan kentlere gerçekleşen yoğun göçü karşılayacak, insanlara yeterli alt ve üst yapıyı sunacak önlemler alınamadığı için “anomik kentleşme” dediğimiz günümüzdeki çarpık ve sağlıksız kent manzaralarıyla karşı karşıya kalmış durumdayız.

KENTLER MEDENİYET BEŞİĞİ, KENTLEŞME MEDENİLEŞME EŞİĞİ

kapak4

Kent ve kentlinin “medeniyet” kavramıyla aynı kökten sözcüklerle kullanılması bir tesadüf değildir. Tesadüf olmayan bir başka şey, kentlerin, bir toplumun gelişmişlik düzeyini en iyi yansıtan mekanlar olmalarıdır. O yüzden “kentler bir toplumun aynasıdır” diyen, ne kadar doğru söyler. Evet kentler, toplumların ekonomik, sosyo-kültürel ve teknolojik düzeylerini ve sahip oldukları birikimleri en doğru şekilde yansıtan sosyal ve fiziki zeminlerdir. Kentler, toplumları tüm yönleriyle en iyi şekilde tanıtan ve temsil eden sosyal birimlerdir. İnsanların yoksulluğunu ya da zenginliğini, dayanışmasını veya ayrışmasını, siyasete ve yönetime olan yaklaşımını, geleneğini ve kültürünü, zevk ve estetiğini, mantık ve etiğini anlarız kentlere baktığımızda Ve daha nice şeyleri, üstü açık veya kapalı nice gerçekleri söyler bize kentler. 

“Modernite”yi “rahatlığın demir kafesi” olarak niteleyen Marcuse, nasıl kentleri bu kafesle özdeşleştiren bir mekansal dönüşüm anlayışına sahipse, bir diğer yazar Berman da, moderniyeti kentsel gelişmeyle ilişkilendirerek, kendini dönüştürme sözü veren bir mekansal deneyim şeklinde nitelemektedir. Modernleşme sürecinde kent, kırdan göç eden yığınların modernite deneyimini yaşadıkları mekandır. “Kent, modernizmin bir üst anlatısıdır”, kültürün oluştuğu alandır. Modernleşme aynı zamanda şehirlerin büyümesi ile yakın bir ilişki içindedir. Bunun içindir ki Lerner, modernleşmenin temelinde kentleşmenin yattığı fikrinden hareket eder. Benzer bir şekilde Marion J.Levy, modernleşmiş ve modernleşmemiş toplumlar arasındaki farkları açıklarken, kent-köy ayırımını dikkate alır. Ve kent nihayetinde, De Certeau’nun da yerinde bir tespitiyle, modernitenin hem mekanizması, hem de kahramanıdır.

kapak3

Çağımızda ülkelerin “kentleşme düzeyi”, temel gelişme ve modernleşme göstergesi olarak kabul edilmektedir. Ancak kentleşmenin içeriğine baktığımızda, Batı’daki kentleşme ile az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki kentleşme ve kentlerin bugünkü durumu dramatik bir biçimde birbirinden ayrılmaktadır. Tarihi perspektifte kentlerin oluşumu ve gelişimi her iki medeniyet havzasında farklı mecralarda ve süreçte gerçekleşmiştir. Kentler, tarihi akışta yaşana gelen ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel gelişim ve değişim süreçlerinden bağımsız düşünülemez. Zaman içinde ortaya çıkan ve birikimli bir biçimde oluşan sosyo-ekonomik değişmelerin kenti dönüştürmesi ve kentlerin bu değişimin belirgin izlerini taşıması doğaldır. 

Bu bağlamda Türkiye’deki kentleşme, “sanayi öncesi kent” ile “sanayi kenti” arasında yer almakta ve daha çok gelişmekte olan ülkelerin kentleşme süreçlerine tekabül etmektedir. Ülkemizdeki kentleşme, diğer gelişmekte olan ülkelere benzer şekilde, sanayileşme ile yakın ilişki içinde olmasına rağmen, sanayileşme ile orantılı bir biçimde gelişmediği ve sanayileşmenin doğurduğu ihtiyaçlara cevap veremediği için sağlıksız ve düzensiz bir biçim almıştır. Bunu, kentleşmenin hızının, sanayileşmenin hızını geçmesi olarak ta nitelendirebiliriz. Bu nitelik, sonuçta, kentleşmenin sahte, sağlıksız, aşırı ya da çarpık karakterlerde oluşmasına neden olmaktadır. “Sahte Kentleşme” denilen söz konusu olgu, hali hazırda ülkenin en büyük açmazlarından biri durumundadır.

Kentleşme devletçi seçkinler tarafından bir “modernite projesi” olarak ele alınmış, ancak 1950’lerden itibaren kırdan kente doğru yaşanan yoğun göç karşısında bu proje başarıya ulaşamamıştır. Kentleşme sürecimiz tahlil edildiğinde, bu süreçten beklenen modernleşmenin, kentsel alt yapıların ve sosyo-kültürel gelişmenin yetersiz kalması nedeniyle sağlanamadığı görülür. Modernite projesinin beklediği kültürel dönüşüm gerçekleşemeyince, bunun yerine kentlerde ikili (düalist) bir kültürel yapının sürekliliği olanaklı olarak görülmeye başlamıştır.

1990’lı yıllarda küreselleşme ile de birleşen iç dinamikler, Türkiye’de kent olgusu ve kentleşmenin gerek teorideki kavranışı ve gerekse uygulamadaki yansımalarında önemli sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Türkiye, kent mekanı ve kentleşme bağlamında da modern ile post-modern arasına sıkışıp kalmıştır. Modernleşmenin dinamiklerini özümsemeden oluşan kentler, küreselleşme-yerelleşme dinamikleri ve modernizmi aşan yaklaşımlar ve pratikler karşısında yetersiz ve çözümsüz kalmıştır. Küreselleşme sürecinde kentin rolü ve önemi artmakla birlikte, ölçüsüz ve ilkesiz büyüyen kentlerde, bilhassa büyük şehirlerde kentli nüfusun kentsel yaşama uyumu ve sosyal dokuya entegrasyonu, sağlıklı kentsel gelişmenin önündeki en büyük engel olarak görülmektedir.

KENTTE OLMAK YA DA KENTLİ OLMAK: “KENTLİLEŞME”NİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

kapak6

Kırsalın gittikçe küçüldüğü, kentsel alanların ve kentli nüfusun hızla büyüdüğü günümüz dünyasında kentler, her anlamda çok önemli yere sahiptirler. Daha çok insanın yerleşmeye başlamasıyla birlikte kentsel mekanlarda yaşayan insanların, kente dair sosyal ve duygusal bağları gündeme gelmiştir. Kentlerde barınan insanların kendilerini kente ait hissetmeleri ve kent ile duygusal ve sosyal bağlar oluşturmaları, kentlileşme denilen o kritik sürecin gerçekleşmesinde kilit rol oynamaktadır. Bilindiği gibi “kentleşme”, kentlerin alan ve nüfus olarak büyümesi, kent yerleşimlerinin sayısı ile kentli nüfus oranının artmasıdır. “Kentlileşme” ise kente dahil olan bireylerin kentli yaşama uyum sağlamaları, kentli bir birey olarak davranmalarıdır. Bu yönüyle kentlileşme kavramı, sosyo-kültürel dönüşümü ifade eden ve kentlerdeki bireyler arası ilişkilere kentli kültürünün egemen olmasını gösteren bir kavramdır. 

Kentlileşme, kentsel değerleri ve kentli yaşam biçimini özümseme olarak düşünüldüğünde, bunun, bilhassa kırsal kesimden gelen nüfus açısından uzun yıllar alan ve bir nesilden daha fazla zaman gerektiren bir süreç olduğu anlaşılır. Kentsel değerleri ve kentli yaşam şeklini içselleştiremeyen bireyler, kentlerdeki pek çok sorunun parçası veya tetikleyicisi olmaktadır. Kente demografik bir unsur olarak dahil olan ve gecekondusuyla fiziken kente eklemlenen bireylerin, yaşadığı kente sosyo-kültürel ve sosyo-psikolojik boyutlarda uyum sağlayamaması, kültürel boşluğa neden olmakta, sonuçta “kentsel yabancılaşma” ortaya çıkmaktadır. “Kentsel başkalaşma” olarak ta adlandırılan bu durum, gecekondulaşma, mafyalaşma, gettolaşma, şiddet ve suç, kayıt dışı ekonomi, sokak çocuklarının artışı, toplumsal difüzyo,mekansal ve kültürel siteleşme ile eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, istihdam v.b alanlardaki yetersizlikler ve çarpıklıklar gibi çok önemli toplumsal, ekonomik ve siyasal sorunlara kaynaklık teşkil etmektedir.

Bir kentin sağlıklı büyümesinin yanı sıra toplumun geleceğe sağlam adımlar atabilmesi, yukarıda bahsedilen bu sorunların çözümlenebilmesine bağlıdır. İşte tam bu noktada çok önemli bir kavram kendini göstermektedir: “Kentlilik Bilinci”.

Latince’de “Civitas” kelimesi, kentlilerin oluşturduğu birlik anlamına gelir. Bu kavram, kent ve kentli birlikteliğini, tarihsel bir gerçekliği de içinde barındıracak şekilde ifade eder. “Kentlilik” kavramı da kentle birlikte doğmuş ve kentle birlikte yükselmiştir. Kentin, fiziksel, toplumsal, demografik, ekonomik, kültürel özellik ve nitelikleri, kentte yaşayanların yaşam biçimlerini belirlemektedir. Kentsel yaşam kalitesi düzeyinin yüksek olduğu kentler, orada yaşayanları sadece barındıran bir mekan değil, maddi manevi tüm ihtiyaçlarını karşılayan, ayrıca kent yönetimine katılım imkanları sunan bir “yaşam adası” dır.

kapak7Ortaklaşa yaşamın sonucunda gelişen organize olma; bir yaşam ve davranış biçimi olarak kentliliğin ayırt edici bir özelliğidir. Kentliler, kent üzerinde bireysel olarak değil, bilakis, örgütlü biçimde daha etkili olmakta, taleplerini böylece benimsetme olanağı bulmaktadırlar. Kentte yaşayan bireyler ve kümeler arasındaki iletişim yoğunluğu kentsel bütünleşmede kritik rol oynar. Süre giden iletişim ve dinamik etkileşim, “kenttaş”ın kentin özelliklerine özgü toplumsal yapısını, kentteki topluluklar arasındaki ilişkileri, kentte yaşanan sorunları öğrenmesine, kenti tanıyıp benimsemesine ve sahip çıkmasına, çevresel ve tarihi-kültürel değerleri koruması ve geliştirmesine yardımcı olarak, kentlilik bilincinin yerleşmesine hizmet eder. “Kente karşı duyarlılık” ve “kente karşı sorumluluk”, kentlilik bilincinin temel parametresi olarak, kentsel yaşam kalitesinin gelişmesine ciddi katkılarda bulunur. Diğer bir ifadeyle, ketsel yaşam kalitesinin gelişmesinin en belirleyici etmenlerinin başında “kentlilik bilinci” gelmektedir. Kentini tanıyan, seven, onun her öğesini önemseyen, kentine sahip çıkan, doğal ve yapay her türlü çevre değerlerinin yok olmasına karşı çıkan kenttaşlar, kentsel yaşam kalitesinin yükselmesine katkıda bulunurlar.

Kentlerin sağlıklı büyümesi ve kentsel gelişmenin “kentlileşme” zeminine oturması, bu sorunların üstesinden gelinmesine bağlı olduğu gibi, aynı zamanda bu sorunların kalıcı bir biçimde çözümü için de gereklidir. İster bir modernleşme projesi olarak bakılsın, ister bir ekonomik ve sosyal kalkınma politikası olarak bakılsın, kentleşmenin sağlam dinamiklere sahip olması ve sağlam bir sosyal zemine oturması, her şeyden önce bir eğitim ve bilinçlenme konusudur. Bu açıdan birinci derecede önem arz eden kentlilik bilinci olgusu, “kentte olmak”la “kentli olmanın” dramatik bir ayırımını da ifade eder. Dolayısıyla bu kavramın, kentlerimizin sürdürülebilir gelişmesi için üzerinde en çok durulması gereken bir argüman olduğu öne sürülebilir.

Günümüzde kent yaşamı, kentlilik ruhuna sahip, yaşadığı çevreye yabancılaşmamış insan tipi yerine kentlere yığılan kalabalıklardan oluşan topluluklar şekline bürünmüştür. Kentin heterojenliğini aşan bir ayrışma, bir yabancılaşma ve uzaklaşma adeta bir virüs gibi kentsel bünyeyi sarmaktadır. Kontrolsüz büyüyen kentlerde, kentin ortak yaşam alanı ve kültürel pota işlevi etkin olamamakta, paydaşlık kültürü yerini, izole bir kültürel yapıya bırakmak zorunda kalmaktadır. Kentsel yaşamdan veya toplumdan soyutlanmış kişiler, kentle bütünleşememiş, kendi bireysel yaşam kafesi içine kapanmış şekilde yaşamaya alışmaktadırlar. Özgürleşemeyen bireyler, çözümü bireyselleşmede ya da cemaatleşmede bulmaktadır. Bireyler, kentte sıkı sıkıya yapıştıkları kırsal-cemaat kültürünü ve kimliğini yitirmemek için, “hemşehrilik” adı altında, kimi kez de etnik kümeleşmeler içinde kimliklerini yaşamakta ve böylelikle savunma mekanizmasına sahip olduklarını düşünmektedirler. Bir tür soyutlanmış toplumsal denetim içinde kalan bu bireylerin birincil ilişkileri (aile, akrabalık, hemşehrilik v.b.) sürüp gitmektedir. Böyle bir cendere içine hapsolan bireyler, kendi kırsal geleneklerini, kültürel değerlerini kentte sürdürmektedirler. Kentin sunduğu kültürel değerler yerine, yeni arayışlara girerek farklı değerler geliştirmekte ve bu tür kültürel öğeler, piyasada alınıp satılan “meta” durumuna girince de “popüler kültür” giderek yaygınlaşmaktadır.

Türkiye örneğinde kentsel mekanlarda yaşanan ve yukarıda anlatılan bu türden sosyo-kültürel anaforlar, bireyleri olduğu kadar kentin genel sosyal bünyesini de bir bütün olarak etkilemektedir. Kentlerimizin çeperleri büyüdükçe, ironik bir biçimde “kültürel çeperler” de büyümekte ve belirginleşmektedir. Kültürel çeperlerin belirginleşmesi neticesinde “sosyal uçurumlar” derinleşmektedir. Kente gelen bireylerin ve kümelerin, ortak sorunlarını serbestçe tartışabilecekleri ortak bir kentsel dünyanın oluşturulması halinde, kentsel yabancılaşmanın önüne geçilebilecektir. Bu bireylerin, kentin, ülkenin ve insanlığın yararı için özveride bulunabilecekleri, işbirliği yapabilecekleri ortak bir dünyayı paylaşan kentliler olarak, yönetime katılabilecekleri, siyaset yapabilecekleri açık ve saydam ortak bir kamusal alana çekilmesi halinde, kendilerini aşmaları ve kentleriyle kucaklaşmaları sağlanabilecektir. Kentlerimizin ve hepimizin geleceği için bu tür sosyal ve siyasal insiyatifler elzem görülmektedir. Bunun oluşturulmasında kentlilerin kentlilik bilinci ve duyarlılığını kazanmaları önem arz etmektedir.

Kentlilerin kentlerine sahip çıkmaları, kentin yönetimine katılmaları için çıkış yolu “kentlilik bilinci”dir. Ancak bu şekilde kentlilik kültürü ve kentsel aidiyet geliştirilebilir. Kentlinin öncelikle kent yaşamına, devamında kentin yönetimine aktif ve etkin biçimde katılmaları, gerekli katılımcı demokrasi kültürünün yerel ölçekte oluşturulması ile gerçekleşecektir. Bu konuda yerel yönetimlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve bilhassa “Yerel Gündem 21”lerin vazgeçilmez bir yeri ve önemi vardır.

BİLGİ TOPLUMU SÜRECİNDE KENTSEL DÖNÜŞÜM VE KÜRESEL KENT

Modern anlamda kentleşme ve kentsel toplum büyük ölçüde sanayi devrimi ile birlikte ortaya çıkan bir olgudur. Yani kentsel yaşamın yaygınlık kazanması ve kent kavramının gelişme, ilerleme, ekonomik büyüme ve bütün anlamıyla organize edilmiş bir sosyal yaşam olarak görülmeye başlaması son 150 yılda gerçekleşen sanayileşme sürecinin bir ürünüdür. Kısacası sanayi devrimi beraberinde bir kentsel devrimi de beraberinde getirmiştir.

Sanayi Kenti ile sanayi öncesi kent yaşamı arasında iki açıdan farklılık vardır. Birincisi, sayısal büyüklük ve yoğunluk açısından farklılık, ikincisi kent ve toplum arasında kurulan yeni niteliksel ilişkiler bakımından farklılıktır. Sanayi öncesi kentler, adeta tarım denizinde izale olmuş kırsal alanın emekleriyle beslenen birer ada gibiydiler. Sanayileşme ile birlikte nüfus kentlerde yoğunlaşmıştır. Bugün sanayileşmiş toplumlarda kentleşme düzeyi kimi ülkelerde %70-80, kimi ülkelerde ise %80-100 civarındadır.

Gelişmekte olan ülkelerde bazı kentlerin nüfusu her on yılda bir ikiye katlanmaktadır. Günümüzde dünyanın en büyük kentlerinden çoğu gelişmekte olan ülkelerde olacaktır. Ancak bu kentleşme süreci son derece sağlıksız olması nedeniyle Batı ülkelerinde sanayileşmenin ilk yıllarında görülen kentleşmenin sıkıntılı ve stresli özelliklerini yerinden üretmektedir. Bu özellikler; kentlerin aşırı kalabalık olması, kentlerde sağlıksız yaşam koşulları işsizlik ve ekonomik gelişmenin yetersizliği olarak sıralanabilir. Bu nedenle oluşan sağlıksız koşullar ve gecekondu alanları kentlerin varoşlarında yaygın hale gelmiştir. Kısacası pek çok az gelişmiş fakir ülkelerde kentler yüksek işsizlik, gizli işsizlik, ulaşım ve gürültü-çevre kirliliği gibi sorunlarla karşı karşıya kalarak yönetilemez hale gelmiştir.

Sanayileşme Sürecinde Kentsel Dönüşüm

kapak8
Sanayileşme ile birlikte kentler bir bütün olarak toplumsal ilişkiler bağlamında yeni bir konuma geçmiştir. Tüm politik ve ekonomik güç kentlerde yoğunlaşırken, artık sanayi ve finans şirketleri feodal beylerin yerini almıştır. Sanayileşme ile birlikte kentler önemli sorunların da kaynağı haline gelmiştir. Modern kentlerde insanlar için büyük fırsatlar kadar büyük tehlikelerde vardır. Aşırı stres ve gerilim yaratan kent insanlar arasında yaşama karşı sıkıcı ve bıkkın bir tutuma yol açmaktadır. Ayrıca kentler çeşitliliği ve yaratıcılı da teşvik etmekte en yetenekli insanları kendine çekmektedir.

Sanayileşme ticaret ve imalat üzerinde büyük bir artışa yol açmaktadır. Kentler hammadde ve malzemedeki yeni formlara dönüştüren malzeme yönlendirme merkezleri gibidir. Bu nedenle sanayi kentleri daha çok limanların, su yollarının ve enerji kaynaklarının yakınına kurulmuşlardır. Tüm bu gelişmeler, hızlı bir kentleşmeye neden olmaktadır. Bu nedenle sanayi toplumlarında nüfusun %90’nından fazlası kentlerde yaşamaktadır.

Küreselleşen Dünyada Kentsel Ekonomilerinin Yükselmesi

Son yıllarda çok sayıda faktör kentleri ve kent ekonomisinin yeniden ortaya çıkışını yönlendirmektedir. Bu faktörler, küresel ekonomik yeniden yapılanma, kimi ulus devletlerde ekonomik ve politik desantralizasyon, geleneksel bölgesel kalkınma politikalarının başarısızlığa uğraması ve küresel ekonomide kentler arasında artan rekabettir. Bunlar arasında kentleri etkileyen en önemli faktör ekonomide, üretimde ve üretimin coğrafyasında derin dönüşümler oluşturan küresel yeniden yapılanmadır ve bilgi ekonomisine geçiştir.

Bilgi toplumuna geçişte kentlerin rolü yeniden tanımlanmaktadır. Kentler artık bilgi toplumunda bilgi üreten ve dağıtan merkezler haline gelmişlerdir. Sanayileşmiş ülkelerde sanayi ve hizmet sektörlerinde yapılan üretimlerin büyük ölçüde kentin çevresinde bulunan küçük fabrikalara endüstriyel bölgelere, sanayi geleneği olmayan tarımsal alanlara ve bazen de dünyada ücretlerin düşük olduğu ülkelere kayması sonucu kentlerde bilgi ekonomisi yükselmektedir. Bilgi ekonomisinde kıt olan kaynaklar bilgi ürünleridir ve kentler en büyük gelirlerin bu yeni sektörden sağlamaktadır.

Kentsel ekonominin yükselişine katkıda bulunan bir diğer faktörde küresel ekonomi içinde ulusal ekonominin sınırlarının geçirgenliğinin artmasıdır. Bu kentlerin küresel gündemde önemli ekonomik ve politik aktörler haline gelmelerine yol açmaktadır. İletişim teknolojileri bilgisayar ve uydu esaslı iletişim ağları oluşturarak kent ekonomisinin yükselişine katkıda bulunmaktadır. Sermayenin yatırım yapma ve yatırımlarını çekme konusunda karar verme gücünü, üretim yeri konusunda sermayenin hareketliliğini, manevra alanını daha da arttırmaktadır.

Küresel Kent

Mikro elektronik esaslı bilgi ve iletişim teknolojilerinin kullanılması kentsel dönüşümü hızlandırmaktadır. Uydu ve kablolu iletişim sistemleri kentleri baştan başa sarmaktadır. Bir zamanlar malların gemilere yüklenip boşaltıldığı dev limanların yerine pek çok büyük kentte artık bilgi alıp gönderen ve uydulu ve kablolu sistemlerden oluşan tele-limanlar mevcuttur. Fiber optik iletişim ağları vasıtasıyla bir kentin borsası yerel kamu iletişim ağlarını atlayarak ülke dışına yönelmekte ve kenti bir çok büyük merkezle doğrudan bağlı hale getirmektedir. Bu nedenle bir bilgi üretme ve dağıtma sistemi olarak kentin yeniden tanımlanması gerekmektedir. Kimi yazarlar küresel kent yükselme sürecinin dünya kentlerinin yükselmesine yol açmak zorunda olan uzun dönem evriminin bir parçası olarak görmektedir. Dünya kentleri ile birlikte dünyanın tüm yüzeyi kent insanının yaşam alanı haline gelmektedir.

Küresel sermayenin ve üretimin yeniden örgütlendiği bu süreçte, sahip oldukları ayrıcalıklarıyla bazı mekanlar diğer bazı mekanlara göre daha önemli hale gelmiştir. Bu ayrıcalıklı mekanlara yönelik ilk çalışmada J.Friedman ve G.Wolf konuyu “dünya sistem analizi” çerçevesinde ele almışlardır. Daha sonraki çalışmalarında Friedman, bu mekanlara “world city” yani “dünya kenti” adını vermiştir. Küresel kent kavramının ilk prototipi olan dünya kenti kavramı ile sermaye ve pazarın dünya ölçeğinde artan belirleyiciliğine bağlı olarak, kentsel formları etkileme düzeyleri ve kentler arasında oluştuğuna inanılan hiyerarşik ilişkiler araştırılmaktadır .

Hızlı ulaşım, sanayinin kentten kopmasına aracı olurken, hızlı iletişiminin de servisler sektörünün bağımlılığını kaldıracağını savununa yaklaşımlar kentin gelecekte var olma nedenin sorgulamıştır. Oysa tam tersine finans ile faaliyetler ve özgün hizmetler büyük metropollerde toplanmaya devam etmektedir. Ekonomi uluslararası hale geldikçe merkezi fonksiyonlar yoğunlaşmaktadır. Bu süreç global kent kavramının ortaya çıkmasına ve yoğun olarak tartışılmaya açılmasına neden olmuştur. Kentlerin sahip olduğu üst düzey servisler sektörünün ağırlığı ve niteliği global kent statüsünün kazanmaları için esastır. Bu servisler dünya ölçeğinde hareketli sermayenin kontrol ve karar servisleri ile yine sermayeye hizmet götüren üst düzey servislerdir. Finans kurumları, bankalar, sigorta şirketleri vb. sözü geçen üst düzey servislerdir. Ayrıca bilişim sektörünün gelişme düzeyi önemli bir kriterdir. Doğrudan yabancı sermaye yatırımları ve kentin ait olduğu ulusun yabancı ülkelere yaptığı yatırımlarda göz önüne alınmıştır. Günümüzde globalleşme ve metropolleşmeyi en iyi yansıtan kentler New York, Londra, Tokyo kentleridir. Bir alt kademede Frankfurt, Zürih, Amsterdam, Chicago, Los Angeles, Sidney, Hong Kong stratejik kentler olarak tanımlanmıştır. Ayrıcı gelişmekte olan ülke kentlerinden, Sao Paula ve Mexico iş ve finans merkezi olarak stratejik kentler arasında bulunmaktadır .

kapak5

Bu kentlerin küresel kent veya dünya kenti seçilmelerini sağlayıcı temel kriterler şunlardır; 

• Sermayenin ve üretimin kontrol edildiği merkezler olmaları.
• Üretime ilişkin buluş ve teknolojilerin geliştirildiği merkezler olmaları .
• Bilgi akış sisteminde uzmanlaşmış organizasyonel yapıya sahip merkezler olmaları.
• İmalat sektörünün önemli bir kısmının desantralize edildiği, onun yerini dünya ölçeğinde iş yapan firmaların, dünya ekonomisine etki eden borsaların, haberleşme, emlak, pazarlama ve sigorta şirketlerinin aldığı merkezler olmaları.
• Finans kurumlarının, uluslar arası organizasyonların, önemli üretim faaliyetlerinin ve çok uluslu şirketlerin yönetim birimlerinin yoğunlaştığı merkezler olmaları.
• Ulaşım açısından önemli üstünlüklere sahip merkezler olmaları .
• Bütünsel kapitalist güç ilişkilerinin ve buna bağlı olarak ekonomik, politik ve kültürel ilişkilerin kontrol edildiği merkezler olmalarıdır.

Kent ekonomisindeki merkez rolünün “hizmetler sektörü”nün gittikçe artan önemi ve yeni enformasyon teknolojileri sayesinde tekrar geri almış görünmektedir. Enformasyona dayalı yeni üretim süreci daha önceki aşamalarda olduğundan farklı bir merkezileşme oluşturmuştur. Kentin esas gücünü oluşturan “zaman kullanımı”dır. Günümüzde ekonomik transaksiyonların hızlanması ile zaman kullanımına verilen öncelik kenti güçlü kılmaktadır. Ayrıca kontrol faaliyetleri için üst düzey uzmanlaşmış servislere kısa zamanda erişmek esastır.

Enformasyon teknolojileri, faaliyetlerin yaygınlaşmasına ve benzeşmesine imkan vermektedir. Fakat bulunduğu yere erişim ve kullanımları birbirinden çok farklıdır. Üst düzey kullanıcılar iletişim ağlarının en güçlü ve en ileri düğümlerinde yoğunlaşmaktadır. Merkezlerde gerekli telekomünikasyon altyapısı gerçekleştirilse de bu altyapının gelişmesi ve iyileştirilmesi bu tip kullanımların yoğunluğuna bağlıdır.

O halde üç olgunun birbirine bağımlılığı vardır.

• Finans pazarının ve özgün faaliyetlerin gelişmesi
• Uluslararası büyük şirketlerin büyük metropollerde yoğunlaşma eğilim
• Çok güçlü iletişim alt yapısının bu kentler de gelişmesi.

BİR ÇÖZÜM YOLU: TEKMERKEZLİ KENTLEŞMEDEN ÇOKMERKEZLİ KENTLEŞMEYE...

Kentleşmenin çarpık ve kontrolsüz gerçekleşmesi karşısında ülkemizde sürdürülebilir kalkınma stratejileri üç ana temel önerilmektedir:1) Yerel yönetimlere yetki devri, 2) KOBİ'lerin sistemli ve sürekli bir biçimde güçlendirilmesi, 3) Tekmerkezli nüfus dağılımından çokmerkezli yapıya geçiş. Adem-i merkeziyetçi (yöresel, çevresel) olarak nitelendirilen bu üç politika eşgüdüm halinde öne çıkartıldığında, sürdürülebilir kalkınmanın yapıtaşları olan katılımcı demokrasi, adil refah dağılımı ve çevreyle dost, olumsuz dışsallıkları en aza indirgenmiş nüfus yoğunlaşması hedeflerine varılabilecektir.

Bu konuda Jacobs (1984), kentlerin temel birim olarak ele alınmasını önerir. Jacobs'a göre, başarılı kentler bölgelerindeki ekonomik gelişmeyi körükler ve sermaye ve fikir üretiminde söz sahibi olurlar. Gerçekten de, bölgesel ve sürdürülebilir kalkınma kavramlarının üzerinde dururken kent ve kent kümeleri bazında düşünmek ve plan yapmak kaçınılmazdır. Bunun için ise kentleşme ekonomisi alanına ağırlık vermek gerekir.

Kentleşme ve ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi inceleyen klasik literatüre göre, gelişmekte olan ülkelerde 1950 sonrası görülen kentleşme oranları, bugünün gelişmiş ülkelerinin 19. yüzyılda gösterdikleri sanayi atağına paralel olarak kaydettikleri kentleşme oranlarının üzerindedir ve dolayısıyla optimum düzeyde değildir. Ayrıca, bu iki grup ülke arasında kentleşme oranları birbirine yaklaşmış bile olsa ekonomik açıdan ciddi bir uçurum halen mevcuttur. Bu da, kentleşmenin sanayileşmenin bir sebebinden ziyade muhtemelen bir sonucu olduğuna işaret eder. Örneğin Afrika'da kentleşme oranları hızla artmış olmasına rağmen ekonomik büyüme gelmemiştir. Buna rağmen, kentleşme ve ekonomik büyüme arasında ölçülebilir bir ilişki olduğu yaygın olarak kabul görmektedir.

Bu noktada kentleşme ve kent yoğunluğu arasında ayrım yapmakta fayda var. Kentleşme, kentlerde yaşayan nüfus oranına işaret ederken, “kent yoğunluğu” ise bir ülkede nüfusun (ve kaynakların) bir ya da iki büyük kentte birikme oranıdır.

Tekmerkezli yerleşim şeklini inceleyen deneysel çalışmalardan Türkiye'yi de veri grubuna dahil eden Bertinelli&Strobl (2003), gelişmekte olan ülkelerde ekonomik büyüme ve tekmerkezlilik arasında U şekilli bir ilişki bulur. Buna göre;

Tablo

Kent Nüfusu Yüzdesi

Tekmerkezlik Oranı

En Zengin Ülkeler

77.70

15.92

Orta Düzeyde Ülkeler

62.48

25.43

En Fakir Ülkeler

35.43

34.50

Türkiye'nin tekmerkezlilik oranı 1960 ve 1990 yıllarında 0.21 ve 0.19 olarak kaydedilmiştir se bu haliyle optimum ekonomik büyüme noktasında değildir. U şekli üzerinde ilerlediğinde de (tekmerkezlilik oranı arttığında) ekonomik büyüme oranında düşüş yaşaması kaçınılmazdır. Zaten Lanaspa, Pueyo & Sanz (2003) soldaki tabloda gelişmiş ülkelerin ortalama tekmerkezlilik oranını % 15.92 olarak verirler. Tablo-1'deki eksi korelasyondan da anlaşılabileceği gibi çokmerkezlilik, kentleşmeye bir alternatif değil aksine kentleşme oranını arttıracak bir politika aracıdır.

Geleceğin kentsel yerleşimi ise Fishman'a (1991) göre “büyüme koridorları” sayesinde oluşacaktır. Ulaşım ağlarının etrafında yerleşimi ve böylece ulaşımda zaman ve diğer maliyetleri azaltmayı, kenti ulaşılabilirlik açısından küçültmeyi öngören bu modelde konutlaşmalar otoyolların iki tarafında serpilip gelişmektedir. Kent merkezinin artık belli olmadığı bu modelde kentin giriş ve çıkışları bile çok net bilinmemektedir.

Çokmerkezliliğe geçiş çalışmalarına Avrupa'dan ülke bazında örnekler vermek gerekirse; Stockholm (İsveç) Bölgesel Planlama ve Kent Ulaştırması Ofisi, yayımladığı Bölgesel Gelişim Planı'nda (RUFS 2001) uluslararası örnekleri incelemekte ve Stockholm kent merkezi dışında 7 ayrı çekirdek bölgenin geliştirilmesini ve merkez üzerindeki baskının hafifletilmesini öngörmektedir. Yine aynı belgeye göre, Münih kenti için Almanya'nın ulusal çaptaki çokmerkezlilik politikası doğrultusunda iç çeperde 30, dış çeperde 50 civarında yeni merkez saptanmış ve kalkınmanın merkezden bu çeperlere doğru kaydırılması planlanmıştır. Ayrıca Dublin kenti (İrlanda), AKGP kapsamında AB'den destek görmüş ve kent içinde 4, kent dışında 9 büyüme merkezi saptanarak gelecek dönemlerde bu merkezler üzerinden çokmerkezli bir kalkınma hedeflenmiştir.

Çokmerkezlilik politikaları, bu örneklerden de anlaşılacağı üzere son dönemde geniş kabul görmüş olsa da kendi içinde amaç, kapsam ve uygulamaları bakımından farklılıklar gösterebilmektedir. Örneğin İrlanda'daki uygulanışı tekmerkezli (Dublin) yapıyı değiştirme çabalarıyken, Doğu Avrupa'nın geçiş süreci ülkelerinde genelde tarihten gelen halihazırdaki göreli çokmerkezli yapıyı muhafaza etme gayreti şeklindedir.

SONSÖZ: Dünya ve tabii ki Türkiye hızla ve geri dönülmez bir şekilde kentleşmektedir. Gelecekte insanlığın çok büyük bir bölümü kentlerde yaşayacaktır. İşte bu kentlerin nasıl olacağı, kentlerde nasıl yaşanacağı ve kentsel bir dünyanın insanlığa neler sunacağı, yine insanoğlunun bugünden yaptıkları ya da yapmadıklarıyla şekillenecektir. Kentlerimiz geleceğimizdir ve gelecek hiç kuşkusuz bizim ellerimizdedir.

PLG_CONTENT_AUTHORLIST_TITLE_ABOUT_AUTHOR

Prof. Dr. Bekir Parlak

Bookmaker bet365 The best odds.

Full premium BIG Theme for CMS