Doğu ile batı buluşabilecek mi?

tchayat tarafından yazıldı. Aktif .

"Birleşik Avrupa" Rüyası

Avrupa Birliği oluşturma düşüncesinin oldukça gerilere giden bir tarihi vardır. Onyedinci yüzyılda kullanılmaya başlayan "Avrupa" terimi, ulus-devletin ortaya çıkmasından sonra Avrupa federasyonu fikrinin gelişmesine zemin hazırlamıştır.
Immanuel Kant, onsekizinci yüzyılın sonlarında, sürekli bir barışı sağlayacak düzen arayışına girdiğinde, "Avrupa Birleşik Devletleri" tezini ortaya atmıştır. Bu tarihlerde işlenmeye başlayan Birleşik Avrupa yaklaşımı, ondokuzuncu yüzyılda yaşamaya devam etti ve bilhassa Fransızlar’ın sahipliğinde elden ele taşınarak gerçekleşeceği tarih olan Ikinci Dünya Savaşı’na kadar Avrupa gündeminden düşmedi.
 
Yüzyılların bitmeyen rüyasıdır Avrupa Birliği. Bu yaşlı kıtanın halkları ve toprakları üzerinde bir "Birlik" kurulması, birkaç yüzyıldır Avrupalı kimi devlet adamları ve düşünürlerin en büyük hülyasıydı. Kant'ın yanı sıra Fransız Victor Hugo'nun ve Jean Monnet'in öncülüğünü yaptığı bu rüya, yirminci yüzyılda gerçek oldu. Birleşmiş Avrupa idealini hayata geçirmek, yine bir Fransıza nasip oldu. 18 Nisan 1951'de Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman'ın girişimleriyle Birleşik Avrupa'nın temelleri atıldı.
 
Ikinci Dünya Savaşı'nın yıkıntıları ve acıları üzerine atılan bu temeller yarım yüzyıl boyunca Avrupa'da istikrarlı bir şekilde yükseldi. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu olarak kurulan bu çekirdek, gelişip serpilerek bugünkü Avrupa devletlerinin ezici çoğunluğunun üye olduğu dünyanın en büyük ekonomik gücü, en önemli uluslararası entegrasyonu haline geldi. Kurulduğu tarihten bu yana beş kez1 genişleyen Avrupa, günümüzde kıtanın çok büyük bir bölümünü kapsar duruma gelmiş, 2004'deki büyük katılımdan sonra AB'nin üye sayısı 15'ten 25'e yükselmiştir. Sırada beş yıldır müzakere sürecini yürüten Romanya ve Bulgaristan gelmekte, 3 Ekim 2005'de müzakerelere başlayan Hırvatistan ve Türkiye bu ülkeleri izlemektedir.

 

Genişleme süreci içerisinde; AB'nin işleyişinde, genişlemeye ve derinleşmeye bakışında, iç dinamiklerinin etkileşiminde ve dış politika ve stratejilerin biçimlenişinde birçok değişiklik yaşandı. Avrupa resmi para birimi Euro'ya geçişte, AB Anayasası'nın üye devletlerce kabulü sürecinde ve ortak askeri ve siyasi politikaların belirlenmesi ve yürütülmesi aşamalarında ciddi sorunlar yaşandı. Yine Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin AB'ye üyeliği zorlu dönemeçler sonucu gerçekleşti. Şimdi, Avrupa'yı çok daha fazla zorlayacak bir aday kapıda beklemektedir: Türkiye.
 
Uzun Ince ve Çok Derince Bir Yolda Türkiye

1959 da Menderes-Zorlu ikilisinin AET'ye ilk başvuruyu yapmasından sonra Türkiye "mehter marşı" üslubunda bir ileri iki geri adımlarla Avrupa yoluculuğuna devam etmektedir. 1963 yılında Ankara Anlaşması'nı imzalayarak AET ile ilişkileri yasal zemine oturtan Ismet Inönü'nün ardından en önemli adımı, 1987 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu'na tam üyelik başvurusunu yapan Turgut Özal atmıştır. Tansu Çiller'in 1995'de Gümrük Birliği Anlaşması’nı imzalaması, bu yoldaki emin ve ileri adımlardan biri olmuştur. Türkiye 1999'da kayda değer bir atraksiyonu gerçekleştirerek adaylık statüsünü almıştır. Bu zorlu yolda, bugünkü siyasal iktidarın kararlı ve istikrarlı atılımlarından önce, 3 Ağustos 2002 anlaşmasına imza atan Mesut Yılmaz hükümetinin de sürece katkısını kaydetmek gerekir.

 

17 Aralık 2004'de müzakere tarihi almamız, Avrupa Birliği ile ilişkilerimizde bir dönüm noktası olmuş ve bir yıl dolmadan 3 Ekim 2005 günü Müzakere Çerçeve Belgesi imzalanarak Birleşik Avrupa ailesine girmenin hazırlıklarına başlanmıştır. Türkiye'den (1963) çok daha sonra Ortaklık Anlaşması’nı imzalayan ülkeler2, Mart 2004'de büyük Avrupa ailesinin birer üyesi olmuşlardı bile. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin resmi üyelik başvurusundan sonra üyeliklerinin gerçekleşmesi minimum 9, maksimum 14 yıl sürmüştür. Resmi üyelik başvurusunu yapan Türkiye'nin sadece müzakerelere başlaması 18 yıl sürmüştür. Üyeliğin gerçekleşeceği varsayımıyla iyimser bir tahmin yapıldığında 10-15 yıllık bir müzakere sürecini buna ilave edersek, yuvarlak olarak 30 yıl gibi çok uzun ve ekstrem bir süre karşımıza çıkmaktadır.
Türkiye'nin Avrupa üyeliği yolculuğu, iki tarafın da birbirine uyguladıkları diplomatik manipülasyonlar ve kurtulamadıkları siyasi halisünasyonlar neticesinde, hiç bir üye ülkeyle olmadığı kadar kesintili ve çetrefilli gitmektedir. Sorumluluklar karşılıklı olarak zamanında ve zemininde yerine getirilmemiş, Türkiye'nin üyeliği, aslında, yine iki tarafın da kafalarına oturmadığı için, AB-Türkiye ilişkilerine kararsızlık hakim olmuştur. Her üyenin adaylık süreci farklı olsa da Türkiye'nin ki daha bir farklı ve çok daha zorlu geçmektedir. Türkiye'nin müslüman nüfusu, Avrupa'ya kıyasla geri kalmış sosyo-ekonomik koşullar, ekonomideki yapısal sorunlar, Osmanlı'dan miras kalan tarihi sorunlar, komşulardaki istikrarsızlıklar, insan hakları ve demokratikleşme konusundaki eksiklikler, Kıbrıs ve Güneydoğu konuları, Avrupa'nın gözünde üyelik önündeki başlıca engeller olarak büyümektedir.
 
Avrupa'nın Zor Tercihi

Avrupa yolculuğumuzda yasal zeminde önemli adımlar atılmakta ve iş kolaylaşmakta gibi gözükse de, aslında gün geçtikçe üyelik yolunda bizi daha zorlu engeller beklemektedir. Öteden beri "Türkiye'nin Avrupalılığı"na karşı olan Yunanistan, Fransa ve Avusturya gibi kökten muhalif ülkelerin yanı sıra, zaman zaman iç politik manevralar gereği herhangi bir AB ülkesinin herhangi bir gerekçeyle karşımıza dikilmeyeceğini kimse garanti edemez. Iktidardaki partinin eğilimine ve ülke içi siyasi konjonktürün gidişatına bağlı olarak bu tür ağız değişikliklerini Iskandinav ülkelerinde, Almanya'da ve Lüksemburg'ta gördüğümüzü unutmayalım. Almanya'daki yeni hükümet kurma sürecinde koalisyon ortağı Hristiyan demokrat lider Merkel'in, koalisyon anlaşma metnine, "Türkiye ile müzakereler ucu açık bir süreçtir" cümlesini koydurması, bunun çok yeni ve iyi bir örneğidir.
 
Avrupa Birliği’ne adaylık ve uyum süreci, Avrupa cephesinden iyi tahlil edildiğinde, Avrupalı liderlerin bir kısmının Türkiye tartışmasında halklarının gerisine düştüğü görülür. Belçika Gent Üniversitesi Uluslar arası Ilişkiler Direktörü Prof. Dr. R. Coolsaet'in de işaret ettiği gibi Avusturya örneğindeki bazı Avrupalı devlet adamları, siyasi liderlik yapamadılar ve halkın fikirlerinin arkasından koştular. AB-Türkiye ilişkilerini küresel boyutları vardır ve bu konu medeniyetler arası etkileşimin günümüzdeki odak noktasıdır. Avrupa ile Türkiye arasındaki ilişki, artık hem Türkiye'nin hem de Brüksel'in sınırlarını aşmış gözükmektedir. Söz konusu ilişkinin başarıya ulaşması veya kaybedilmesi, salt Türkleri ve bir kısım Avrupalı’yı değil, doğrudan ve dolaylı olarak ABD, Türk dünyası, Arap dünyası, bütünüyle Ortadoğu ve Rusya başta olmak üzere hemen tüm dünyayı ilgilendirmektedir.
 
Türkiye'nin müzakerelere başlaması ne yandan bakılırsa bakılsın, gecikmiş de olsa bir başarıdır. Müzakerelere başlanmasını birçok bağımsız siyasi otorite, Türkiye'nin terfi etmesi şeklinde yorumlamaktadır. Türkiye'nin dünya kamuoyunda statüsünü yükselten bu gelişme elbette olumlu ve olumsuz yönleri itibariyle eleştirilmelidir. Müzakere Çerçeve Belgesinde, üyeliğin kesin olmadığına işaret eden "hazmetme kapasitesi" deyiminin yanı sıra serbest dolaşım, ortak tarım politikaları ve yapısal fonlar gibi sürekli ve kalıcı kısıtlamaların uygulanabileceği hükümleri, AB'nin kabul ettirmeyi başardığı negatif unsurlar olarak görülmektedir.
 
Ülkemizin AB ile müzakere süreci elbette kolay olmayacaktır. Üstelik üyelik, çantada keklik değildir. Bununla birlikte 35 ana maddeden oluşan müzakere konuları gerçekleştiğinde ülkenin sosyal, ekonomik, yasal, siyasal ve yönetsel kriterler yönünden çok önemli mesafeler alacağı muhakkaktır. Bu anlamda kazanan, üyelik gerçekleşmese bile Türk insanı olacaktır. AB'ye entegrasyon sürecine bir medeniyet projesi olarak bakmak ve bu süreci ülkemize ve insanımıza faydalı olacak şekilde kullanmak rasyonel bir duruş olarak kabul edilebilir.
 
Yeni Ilerleme Raporu: Türkiye'nin Azalan Eforu

Avrupa Birliği Komisyonu 1998'ten beri her sonbahar Türkiye'yi AB üyeliği koşulları yönünden değerlendiren bir ilerleme raporu yayımlamaktadır. Bu çerçevede 9 Kasım günü yayımlanan Ilerleme Raporu, son bir yılda değişim hızının düştüğüne ve reform sürecinde bir rehavet dönemine girildiğine vurgu yapmaktadır. 9 ve 10 Kasım günleri yayımlanan dört önemli belgeden biri olan 149 sayfalık 2005 Ilerleme Raporu, 1998 tarihli rapordan bu yana sağlanan ilerlemeyi dile getirerek, bazı yasal ve yapısal düzenlemelerde önemli başarılar sağlandığını ifade etmektedir. AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, Türkiye'nin Kopenhag siyasi kriterlerine saygı göstermeyi sürdürdüğünü, ülkede köklü reformlar yapıldığını, ancak reformların uygulanmasında son dönemde yavaşlama görüldüğünün altını çizmiştir.
 
Ilerleme Raporu’nu değerlendiren konuşmasında Rehn, Türkiye'nin yeni reformlara ihtiyacının olduğu söylerken, özellikle, ifade özgürlüğü, kadın hakları, işkenceye karşı mücadele, derneklerle ilgili düzenlemeler ve sendikal haklar konularında reformları sürdürmesi ve Avrupa standartları noktasına gelinmesi gereği üzerinde durmuştur. Raporla birlikte Türkiye'nin iki yıllık yeni ev ödevi de ortaya konmuştur. Güney Kıbrıs'ın da içinde bulunduğu AB üyeleriyle ikili ilişkilerin geliştirilmesi, Ankara Anlaşması Protokolünün Kıbrıs dahil 2004'de birliğe dahil olan 10 yeni üyeye uygulanması, Gayri-müslimlerin karşılaştıkları sıkıntıların giderilmesi ve ruhban sınıfının eğitiminin garanti altına alınması, yargının tam bağımsızlığının sağlanması, savcıların zamanında ve etkili sorgulama yapmasının temini, köy koruculuğu sisteminin kaldırılması,güvenlik kuvvetlerinin aşırı güç kullanmasının önlenmesi ve Türkçe dışındaki radyo-tv yayınlarını etkili kılınması başlıklarında toplanabilecek yeni beklentiler, müzakere sürecinin ne kadar zorlu geçeceğinin işaretini vermektedir.
 
Bir Batılı gazetecinin dediği gibi, Avrupa Birliğinin şu ana kadar ki sürelerinden çıkarılacak ders, Brüksel'in bir üyeyi benimsediği ve gel işaretini gönderdiğinde, en zorlu engellerin bile kalkmaya başladığıdır. Avrupalı, bu süreçte net bir karar vermeli ve açık bir tavır içine girmelidir: Tek Kültürlü bir Avrupa mı, yoksa Çok Kültürlü bir Avrupa mı? Kimlik krizini aşmış bir Avrupa, dünya refahı ve küresel güvenlik alanında yapıcı ve etkili roller üstlenebilecektir. AB-Türkiye ilişkilerinde iki tarafın birbirini "ötekileştirme" marazından kurtularak ortak iyinin inşası ve karşılıklı çıkarların uzlaşması noktasında buluşmasının, insanlığa ortak geleceğine hizmet edeceği kuşkusuzdur.

Görülen odur ki hem Türkiye, hem de Avrupa Birliği tarihi bir dönemeçtedir. Tanzimat dönemiyle başlayan batılılaşma çabalarını AB üyeliği ile tescil ettirmeyi hedefleyen Türkiye, bu konuda üzerine düşenleri yapmaya kararlıdır. Diğer tarafa gelince; Avrupalılar’ın işi bizden daha kolay değildir. Bir şarkıda söylendiği gibi AB, "ne senle ne de sensiz" ikileminden tam olarak kurtulamamaktadır. Türkiye'nin elden kaçması ve başkalarına yar olması korkusuyla süreci devam ettirmek, onlar için şimdilik en akıllıca yol olarak gözükmektedir.
 
Bu süreçte yine her iki tarafa ve iş aleminden medyasına, siyasetçisinden akademisyenine, bürokratından sivil toplum kuruluşlarına, sanatçısından yazarına, iktidarından muhalefetine kısacası her kesime büyük sorumluluklar düşmektedir. The Guardian'ın 7 Ekim tarihli nüshasında vurgulanan "Doğu ile Batı'nın Buluşması", ancak samimi niyetler ve sağlıklı ilkeler çerçevesinde mümkün olabilecektir.
Başbakan Sayın Erdoğan 8 Ekim günü verdiği bir beyanatta Avrupa'ya şöyle seslenmişti: "Biz tam üyelik yoluna baş koyduk"! Biz de diyoruz ki "umarız Avrupalılar tam üye olacakken yolumuza taş koymazlar".

PLG_CONTENT_AUTHORLIST_TITLE_MORE_ARTICLES