Diyalog

Prof. Dr. Bekir Parlak tarafından yazıldı. Aktif .

Dünya Nereye Gidiyor?

Dünya, yirmibirinci yüzyıla büyük problemlerle girdi. Bölgesel savaşlar, geniş çaplı terör olayları, yeni salgın hastalıklar, artan çevre felaketleri, toplu katliamlar, etnik çatışmalar, kitlesel açlıklar ve diğerleri… Bunlara bir de son zamanlarda dinsel kaynaklı çatışmaları eklemek isteyenler ortaya çıktı.
 
Insanlık üçüncü bin yılda geldiği bugünkü aşamada tarihi bir dönemeçten geçiyor. Insanın insanla imtihanı, belki de hiç bu kadar kritik bir eşikte olmamıştı. Bilimin ve teknolojinin muazzam güçlerle donattığı insanoğlu, artık sadece doğaya değil, hemen tüm değerlere, kurum ve kurallara kafa tutuyor. Bu kafa tutuş, sanki aynı zamanda kendi nesline ve geleceğine karşı karanlık bir duruş.

img711

Çılgın zamanlarda yaşamak bize düştü belki de. Çağların ötesinden gelen insanlığın yığın yığın acıları, kadim kavgaların sancıları, daha büyük yok oluşların önüne duvar örecek kadar ders verememiş gözüküyor insanoğluna. Binlerce yılın savaşlarında milyonlarca insanın kanlarının suladığı yeryüzü toprağında, barış güllerine inat savaş zakkumları büyütülüyor biteviye.
 
“Öteki” üzerine kurgulanan vahşi ve düşmanca senaryoların hayata geçirilmesi, hayatın “ötekiyle birlikte geçirilmesi” fikrinden daha fazla prim yapıyor. Kaos ortamından kazançlı çıkanların sayıca az olması bile, bu kaotik gidişata engel olamıyor. Dünya dengelerini ellerinde tutanlar ve deveyi amuduyla yutanlar, sayıca tüm insanlığın yanında devede kulak gibi kalsa da, hegemonik güçleri, gündemi belirlemeye ve dünyayı istedikleri gibi çekip çevirmeye yetiyor.
 
Medeniyetler Uzlaşması mı Medeniyetler Çatışması mı?
Huntington’un “Medeniyetler Çatışması”, provakatif bir spekülasyon mu yoksa, fütüralist bir yaklaşımın realist bir versiyonu mu? Bu sorunun cevabını henüz net bir şekilde verebilme olanağına sahip değiliz. Ancak Huntington’un ve O’nun gibi düşünenlerin haklı çıkmaması, her akl-ı selimin en büyük temennisi olsa gerek.
 
Dünyada ortak akıl, ortak vicdan, ortak insani değerler yok mu? Varsa, bunlar hangi değerlere feda ediliyor? Dünya gemisi tüm insanlığı içinde barındıran ortak bir yaşam alanı değil mi? Geminin her hangi bir yerinden açılan bir delik, zamanla tüm gemidekileri etkilemeyecek mi (Çevre felaketlerinde ve ozon deliğinde olduğu gibi) ? Karşıt görüşlere ve farklı duruşlara tahammülsüzlük hangi medeniyet umdesi oldu? Sorular çok…. Ya cevaplar? Cevapları hepimiz vermeliyiz ve artık ön yargısız olarak birbirimizi dinlemeliyiz.
 
“Saygı”nın Gizemli Gücü
Karşılıklı ilişkilerde temel kriter “saygı” olmalıdır. Saygı, toleranstan ve hoşgörüden daha değerli ve önemlidir. Tolere edilmek olumlu bir olgu değildir. Saygı karşılıklı ve aynı zamanda tümüyle olumlu bir kavramdır. Tolerans tek taraflı, saygı ise karşılıklıdır ve pozitif bir etkileşimi ifade eder. Bu saygı, karşılıklı ve istekli bir düzlemde ortaya konulmalıdır. (Edgar M. Branfman, 2006). Yoksa döve döve “bana karşı saygılı olmalısın!” demek, korkudan ve nefretten başka ne sonuç doğurabilir.
 
Insanlar ve toplumlar arası ilişkilerde saygının tesis edilmesi, her şeyden önce karşılıklı anlama ve anlaşmanın sağlanmasıyla mümkündür. Bunun yolu ise serbest ama ölçülü bir ifade ve diyalog ortamından geçmektedir. Herkesten tutarlı olmasını beklerken, bizim tutarsızlıklarımızı herkesin anlayışla karşılamasını istememiz doğru mu? “Herkesin hassasiyetlerine saygı duymak”, “saygı”nın, insan ilişkilerinde temel olmasının ilk şartıdır.
 
Hangi toplumdan, hangi kültürden olursa olsun insanların değer ve önem atfettiği her şeye ve o toplumun kutsalına karşı saygılı olmak ise, dünya barışı için elzem görülmektedir. Michigan Üniversitesi’nden Prof. Richard E. Nisbett’in dediği gibi, taraflar birbirlerini ne kadar iyi tanırsa, o kadar çok toplumsal kodlarını çözecek, böylelikle daha uyumlu bir dünyanın kapıları açılacaktır. Farklı toplumların ve dinlerin üyeleri arasında karşılıklı saygı ve anlayış, öfkenin yok edilmesi ve daha iyi bir dünyanın oluşturulmasında anahtar konumdadır.
 
Öteki ile karşı karşıya gelmekten korkmamak gerekir. Bir toplum dış dünyaya ve diğer toplumlara kapılarını kapatması ve diyaloglarını koparmasıyla bu çağda hiçbir şey elde edemez. Kimliklerin cesaretle ifade edilmesi, ama diğerlerinin kimliklerinin de kabul edilmesi asgari bir koşuldur. Mahçupyan’ın belirttiği üzere, farklılıkların çatışma üretmesi o farklılıkların değil, onları kuşatan zihniyetin uzantısıdır. Faklılığın olması bir anlamda nötr bir durumdur. Siz oradan çatışma da üretebilirsiniz, sentez ve anlaşma da…
 
Ifade Özgürlüğü, Özgürlüğün Ifadesi
 
Danimarka kaynaklı karikatür krizinden sonra çokça tartışılan bir konu “ifade özgürlüğü”. Ifade özgürlüğünün bir ölçütü, bir sınırı olabilir mi ya da olmalı mıdır? Diğer taraftan ifade özgürlüğü her şeye rağmen sınırlandırılmamalı mıdır? Konu biraz çetrefil gibi görünse de, özünde öyle değildir. Ifade özgürlüğü, insanlığın temel hak ve özgürlüklerindendir. Bilimsel düşüncenin ve ilmi keşiflerin kaynağıdır. Siyasal düşüncenin temeli, toplumsal gelişmenin dinamiğidir. Düşünce ve kanaatlerin serbestçe ifade edilmesi, yeni ve özgün düşüncelerin ortaya çıkmasını sağlar, böylelikle insanoğlunun bilimsel ve teknolojik, sosyal ve ekonomik gelişimi mümkün olur. Kısacası, ifade özgürlüğü, insanoğlunun özgürlüğünün en iyi ifade tarzıdır.
 
Bununla birlikte ifade özgürlüğü, bir toplum içinde ya da toplumlar arasında kin, nefret ve düşmanlık doğuracak bir fonksiyon icra ediyorsa, o noktada ifade özgürlüğü, gerçek manasından uzaklaşmakta, refah ve barış yerine, kaos ve çatışmaya zemin hazırlamaktadır. Karşısındakinin kişilik haklarına saldırı içeren bir ifade özgürlüğü, bireysel özgürlük ve/veya tüm insanların temel hak ve özgürlüklerinin korunması adına sınırlandırılabilir. Bu husus, ifade özgürlüğünün varlık felsefesi bakımından değerlendirildiğinde, karşımıza şu gerçeklik çıkar: “demokrat zihniyet altında ‘başkalarına yapılacak şey’in ne olup olamayacağı, söz konusu başkası ile iletişim içine girmeyi, onu duymayı, dinlemeyi ve anlamayı gerektirir” (Mahçupyan, Şubat 2006). Etkileşimi olumsuz boyutlara taşıyan ve düşmanlık tohumları eken bir ifade kullanım tarzı, her şeyden önce barış ve esenliğin ilk adımı olan, tanıma ve bilmenin önünü kesen bir işlev görür.
 
“Kendine yapılmasını istemediğini başkasına da yapma” ilkesi, kadim zihniyetler olan otoriterlik ve ataerkillik ile etnosantrik ve hegemonik yaklaşımların ders alması gereken bir kriterdir. Bu kriteri bireysel, toplumsal ve küresel boyutlarda algılamak ve değerlendirmek gereklidir. Gerçek toplumsal çözümler, ancak demokrat bir yaklaşım altında, konuşarak, ikna olarak ve süreç içinde değişerek ortaya çıkarlar. Insanlar ve toplumlar arasında yaklaşım farklılığı olması doğaldır. Yaklaşım farklılıkları özgürlüğün içeriği ve çerçevesini de doğrudan etkiler. Sadece kendi özgürlük alanlarımıza çekilmek de yetmez. Hayat o kadar kompleks ve o kadar devingen ki, herkesin kendi kabuğuna çekilmesi ve kendi özgürlük alanını belirlemesi, toplumsal ve toplumlar arası uzlaşmaya hizmet etmiyor. Özgürlük alanları iç içe geçmiş bir dinamizm içindeyken, karşılıklı etkileşim halinde olmaktan ve diyalogdan başka çare görünmemektedir. Evet özgürlükler sınırlandırılabilir, ama bu iradi olarak bizzat öteki ile yaşamak ve karşılaşmak arzusunun sonucu olarak mümkün olabilir. Demokratlığın özünde başkasına hoşgörü göstermenin ötesinde, ötekini istemek ve hissetmek duygusu vardır.

img712

Fransız Anayasa Konseyi eski üyesi Prof. Jacques Robert’in 11 Şubat tarihli bir açıklaması bu konuda oldukça yol gösterici görünüyor. Paris Pantheon Assas Üniversitesi’nin halen onursal başkanlığını yürüten Prof. Robert, ifade özgürlüğünün sınırının “kamuda ve vicdanlarda kargaşaya yol açılıp açılmadığı” ilkesi olduğunu belirtmiştir. Yazar buna örnek olarak da, anti-katolik bir gazetenin Papa’yı bir hayat kadını ile resmetmesini göstermiş, sonuçta bunun bir skandal olacağını ve yetkililer tarafından derhal yasaklanıp, sorumluların cezalandırılacağını hatırlatmıştır. Bilindiği üzere, 2004 yılında Paris Mahkemesi bir moda firmasının Leonardo da Vinci’nin meşhur “Hz. Isa’nın Son Yemeği” adlı tablosundan esinlenerek yaptırdığı reklam afişini “Hristiyanları incitiyor” gerekçesiyle yasaklamıştı. Yine 1988 yılında Katolik gruplar, Martin Scorsese’in “The Last Temptation of Christ-Günaha Son Çağrı” filminin Hz. Isa’ya hakaret ettiğini öne sürerek gösterilmemesini istemiş, sonuç elde edemeyince de Fransa ve ABD’de birçok sinemayı ateşe vermişti. Tarihçi David Irving’in Naziler dönemindeki yaşanan soykırımı kabul etmediğinden yargı tarafından mahkum edilmesini, ifade özgürlüğüne zarar veren bir hukuk kararı olarak görmeyenler, insanlığın büyük bir kesimini temsil eden bir dinin mensuplarını ciddi biçimde rencide eden karikatürlerin yayınlanmasını nasıl bir mantıkla ifade özgürlüğüne sığdırabiliyorlar, doğrusu anlamak çok güç.
 
Prof. Robert, katı ideolojik düşüncelerin yerini birlikte yaşamaya dayalı yeni bir anlayışa bıraktığını öne sürerken tam da bu noktaya işaret etmekteydi. Kamu vicdanını yaralayan ve genel bir infial uyandıran hareketlerin, ifade özgürlüğü çerçevesine sığmayacağını vurgulayan J.Robert, böyle bir durumda yaralanan insanların şiddete bulaşabileceği gerçeğine dikkat çekmiştir. Tüm olumsuz gelişmelere rağmen, sağduyunun hakim olması ve olayların daha dramatik bir safhaya gelmemesi için Doğu ve Batı’dan, dünyanın her noktasından ve farklı toplum ve kültürlerden samimi bir şekilde gayret gösterenler, insanlığın ortak geleceği bakımından ümitvar olmamıza kapı açmışlardır.
 
Büyüyen Hoşgörüsüzlük, Çürüyen Öngörüsüzlük
 
Dünyada çözüm bekleyen ve tüm insanlığı tehdit eden devasa sorunlar varken provakatif söylem ve eylemler dünya gündemini meşgul etmeye devam etmektedir. 1990’lara gelindiğinde sona ermiş olan Soğuk Savaş Döneminin ABD ve SSCB eksenli iki kutuplu yapısı, yerini tek kutuplu gibi görünen bir dünyaya bıraksa da, gerçekte dünya yeni bir çift kutuplu yapıya doğru dönüşüme zorlanmaktadır. Batı ve Doğu karşıtlığında oluşan daha vahim ve etkileri çok daha yıkıcı olabilecek bir kutuplaşmadır bu. Ingiltere’nin Bakü Büyükelçisi Lory’nin ifade ettiği şekilde, Batı ile Doğu, eylemlerinin birbirinden bütünüyle bağımsız olduğu düşüncesinin yanlışlığını artık görmelidir. Çifte standartlı bir yaklaşım, hiçten standartlı yaklaşımları doğurabilir ve toplumlar ve kültürler arasında kalıcı nefretleri yoğurabilir. Karikatür krizinin sıcak sürecinde “The Indian Express”te yazan bir Batılı gazetecinin yerinde bir tespiti var; “Köprüleri yakma zamanı değil, aksine onları inşaa etme zamanıdır”. Büyüyen hoşgörüsüzlüğün hiçbir tarafın ekmeğine yağ sürmeyeceğini ve dünyanın ortak geleceğinde tüm insanlığa zarar vereceğini görememek ne büyük öngörüsüzlük!...
 
Küreselleşme çağında yaşanan ironilerden biri de burada kendini göstermektedir. Yeni çağın baskın aktörlerinin, küreselleşme sürecinde evrensel değerler yerine belli bir din, etnisite ya da bir felsefe ve görüşe saplanıp kalması, dünyanın küresel bütünlüğüne inat, ısrarla sığınılan karanlık bir dehliz olarak kullanılıyor. Bu durumda A.Y.Sarıbay’ın (2004) altını çizdiği gibi, “öteki”ne iki yol kalıyor: Ya maddi bir medeniyet olarak küresel kapitalizmle eklemlenmek, böylece “kazananlar” sınıfına dahil olma, bunun için de “öncü” toplumların “dostu” konumunu elde etmek, ya da toptan bir reddiye ile “kendi içine kapanmak”, kendi medeniyetinin tasavvur ettiği bir dünyanın inşasına girişmek, yani “düşman” konumuna düşmek. Bu ne büyük bir küresel risk! Bu ne dehşetli bir kutuplaşma! Ve bu ne talihsiz bir yol ayırımı!. Edwar Said’in dediği üzere “dost-düşman ikilemi”nden kurtulacak üçüncü bir alternatif oluşturmak durumundayız.
 
Düşmanlıkları ortaya çıkarmanın, toplumları ve dinleri karşı karşıya getirmenin dünya barışına hizmet etmeyeceği ve medeniyet yerine hezimet getireceği açıktır. Özgürlüklerin sınırı, yine insanlığın ortak geleceği için iyi düşünülmesi ve ortak akılla rasyonelce düzenlenmesi gereken çok önemli bir kamusal hukuk sorunudur. Demokratlık, farklılıkları bir “zenginlik” olarak değil, insanca yaşamak için bir “zorunluluk” olarak görmektir aslında. Insanoğlu kendi dünyasını meşru bir biçimde kurmak için ötekine muhtaçtır. Özgürlük ise ancak ötekinin inancı, talebi ve anlayışı çerçevesinde ele alındığında herkesi kuşatan bir ahlakın yolunu açabilir. Insanlık kendi geleceğini her zaman olduğu gibi kendi belirleyecektir. Geleceğin karanlık ya da aydınlık olması ise, her şeyden önce toplumlar arası uzlaşma ve medeniyetler arası yakınlaşma derecesinde gerçekleşecektir.

PLG_CONTENT_AUTHORLIST_TITLE_ABOUT_AUTHOR

Prof. Dr. Bekir Parlak