Блог http://webekm.com/ и още нещо.

Sanayileşme

Alper Yılmaz tarafından yazıldı. Aktif .

alper-kapak

Ülkemiz yıllardır bir sanayileşme çabasının içinde. Aslında hedef sanayileşme olmasına rağmen asıl amaç üretim toplumu haline gelip vatandaşına iş sağlayıp refah düzeyini yükseltmek, ekonomik olarak güçlü hale gelmektir. Bu gayretin içinde olan tek ülke biz değiliz. Bunların içinde başarısız olanlar çok olduğu gibi başarı örnekleri de bir hayli fazladır. Bu ülkelerin gelişmeleri güzel tesadüf veya iyi şansla mı alakalıdır. Zira fakirlikten zenginliğe, gerilikten gelişmişliğe, sefaletten refaha giden yol tesadüflerle bitirilebilecek, lafla katledilebilecek kadar kısa ve kolay değildir.

Japonya ikinci dünya savaşından çıktığında altyapısının ve sanayisinin %40 tahrip olmuş, kolonilerini kaybetmiş, işgal devletleri ile ağır anlaşmalar imzalamıştı. Askeri alanda savaşı kaybetmelerine rağmen önlerinde ekonomik alanda kazanmaları gereken bir savaş bulunuyordu. Kalkınma hamlelerini koordine etmek ve düzenlemek için 1949 yılında uluslararası ticaret ve endüstri bakanlığını kurdular(MITI). Bu kuruluş Japonya’nın ekonomik gelişmesini yönlendirecek karar ve politikaları belirlemek ile yükümlüydü. Büyük sanayi kuruluşlarını ve özel işletmeleri ulusal hedefler ve şirketlerin ekonomik çıkarlarının kesiştiği noktaya eşgüdümünü sağlıyordu. İlk iş olarak teknoloji ithalatını diğer malların ithalatından ayıran düzenlemeyi yaptı. Bakanlık ayrıca teknoloji ithal edilmesinde fiyatları ve şartları görüşme yetkisine de sahipti. Böylece balık satın almaktansa balığın nasıl tutulacağını öğrendiler. Teknolojinin ucuz maliyeti dolayısıyla hızlı bir endüstriyel büyüme sağlanırken yeni teçhizat yönetim ve standartlaşmayla da yüksek verimlilik alınmaya başlandı. Yine MITI nın kuruluşu olan Japon gelişme bankasıyla da özel sektöre ucuz maliyetli uzun vadeli sermaye sağladılar. Böylece şirketlere işlerini yürütebilmeleri için gerekli olan sermaye bulundu. 1960 yıllarında ekonomi öyle gelişti ki o yıllara altın altmışlar (golden sixties) denildi. Yine altmışlı yıllarda Başbakan Ikeda önderliğinde Japon hükümeti geliri iki katına çıkarma planını uygulamaya koydu. Harcamayı teşvik etmek için faiz ve vergileri düşürüp devlet yatırımlarını altyapı, otoyollar, hızlı tren hatları, metrolar, havaalanları, limanlar ve barajlara yönlendirdi. 1965 yılında Japonya’nın gayri safi iç hasılası 91 milyar dolarken sadece ve sadece 15 yıl sonra (ikinci dünya savaşında teslim olmalarından 35 yıl sonra) 1980 yılında 1 trilyon 65 milyar dolara çıktı.1989 yılına gelindiğinde ise yaklaşık 700.000 Japon araştırma ve geliştirme alanında istihdam edilmişti. Bu sayı Fransa, İngiltere ve Batı Almanya’dakinin toplamından da fazlaydı. Yalnızca araştırma ve geliştirme faaliyetlerine 1987 yılı içinde harcanan para 39,1 milyar dolardır. Bu harcamanın %76sı da özel sektöre aittir. Bu kadar yoğun araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin sonucunda 1985 yılı itibari ile dünya çapında kayıtlı 1.200.000 patentin %40’ı Japon menşeili idi. Çok kısa zamanda alınan çok fazla yol, gelişen bir ülke, refah içinde bir toplum. Bunun adını ekonomistler “Japon mucizesi" olarak koydular.

alper-02

Japonlar bu işlerle kafalarını meşgul ederken acaba Almanlar ne yapıyorlardı. Onlarda ikinci dünya savaşından yenik çıkmışlardı. Topraklarının yarısını Ruslara kaptırmışlar, geri kalan kısmında ise işgal devletlerinin kontrolünde yaşıyorlardı. Ülkeleri yıkılmış, altyapısı tahrip olmuş, fabrikaları sökülmüş, milyonlarca kişi evsiz yurtsuz olarak yaşadıkları toprakları sırtlarındaki elbiseyle terk etmek zorunda kalmışlardı. İşgal devletleri ile imzalanan anlaşmaya göre Almanya’nın bir daha savaşma gücünü kırmak için ağır endüstrisi 1938 yılı seviyelerinin %50 kapasitesine kadar düşürülecekti. Bunun için 1500 üretim tesisi tahrip edildi, makineleri sökülüp götürüldü. Alman ekonomisinin lokomotiflerinden olan çelik üretimi yıllık 5.800.000 tona (savaş öncesi miktarının %25’ ine) indirildi. İşgal devletleri kontrolündeki yoğun kereste ihracatı ormanları bitirdi. Çıkarılan kömürler maliyetinin yarısına işgal devletleri tarafından satın alınıyordu. O dönemde işgal devletlerinin yapmış olduğu araştırmaya göre ortalama bir Alman’ın gücü her 5 yılda bir tabak, her 12 yılda bir çift ayakkabı ve her 50 yılda bir de takım elbise almaya yetecek kadardı. İnsanların toplu olarak açlıktan ölmesini engellemek için sürekli yiyecek yardımı yapıyorlardı.

Aslında ekonomisiyle, altyapısıyla, sanayisiyle bu harap olmuşluk ve tükeniş, savaş sonrasının ekonomik ve politik liderleri için Almanya’nın geleceğini şekillendirebilecekleri bir fırsat olma özelliğini de taşıyordu. Ekonomik başarının yanı sıra sosyal barışa sahip bir toplum da hedefliyorlardı. Planladıkları ekonomik sistem herkese eşit haklar sunacak, ayrıcalıklı bir sosyal sınıf oluşumuna engel olacak bir yapıydı. Bu durumu değerlendirme fırsatı Birleşik Devletler yetkilileri tarafından Ludwig Erhard’a verildi. Erhard ilk reformuna 1948 yılında Reichsmark’ı tedavülden kaldırıp Deutsche Mark’ı tedavüle çıkarmakla başladı. Almanlar kendi ekonomilerini "sosyal pazar ekonomisi" olarak isimlendirdiler. Bu isimlendirme onlar için çok önemlidir ve alman ekonomisinin temel prensiplerini belirtir. "Pazar" teriminin önemine vurgu yaparlar çünkü naziden elde ettikleri deneyimlerden sonra ekonominin devletin hakimiyetinde ya da müdahalesinde olmamasını isterler. Batı Alman ekonomisinde devletin tek rolü rekabet ortamını monopol ya da oligopol yapılaşmalardan korumasıdır. Almanların istediği ekonomi sadece zenginin yanında olan değil ayrıca çalışanları da kollayan ekonomidir. Bu insani yanı ifade etmek için "Sosyal" terimi kullanılmıştır. Almanya’ya yaptığımız bir gezi sırasında dükkanların sabah 9 da açılıp akşam 6’da kapanmasını yadırgayıp bize eşlik eden gurbetçi kardeşimize bunun sebebini sormuştum. Alman hükümetinin insanların sadece çalışmasını değil ailesine, çocuklarına ve kendisine de yeterli vakit ayırmasını sağlayarak sağlıklı bir Alman toplumu oluşmasına yardımcı olmak için bu uygulamayı yaptığını duyunca hem çok şaşırmış hem de Alman hükümetinin sorumluluğunu takdir etmiştim. Bunlar bizim memleketimizde akla hayale bile gelemeyecek konulardı. Savaşın bitiminden sadece 5 yıl sonra 1950 yılında ekonomi tırmanışa geçti. Almanlar kendisi için çalışırken bir yandan da devleti için çalışmaktaydı. Geçmişten gelen üretim deneyimlerini iyi değerlendirdiler. 1950 yılında endüstriyel büyüme oranı %25, 1951 de %18,1 di.
50’li yıllar boyunca büyüme bu şekilde devam etti. 1960 yılında sanayi üretimi 1950’ ye nazaran iki buçuk kat artmış, çalışan sayısı 13.8 milyondan 19.8 milyona çıkmıştır. İşsizlik oranı da %10.3’ten %1.2’ye düşmüştür. Zaten işçi açığını kapatmak için bizden işçi alımına da aynı dönemde başlamışlardı. 1965’te Almanya dünya üretiminin %6,6’sını tek başına gerçekleştirmiştir. Bu oran 1975 yılında 7,9’ a çıkmıştır.

Japonya’nın 2007 yılındaki kişi başı milli geliri 33.500 dolar iken, Almanya’nın 34.100 dolardır. Adamlar bugünlere uzanan yolu daha o günlerden oluştururken, bu kadar plan ve programı uygulamaya sokarken, maalesef biz Kayseri’deki uçak fabrikasını kapatmakla, kamyon satışlarını arttırmak için demiryollarını sökmekle meşguldük. Değerli stratejistlerimiz yerli malı haftaları düzenleyerek sanayileşmenin önündeki engelleri aşmaya çalışıyorlardı.

Bookmaker bet365 The best odds.

Full premium BIG Theme for CMS