Zambiya ve Zimbabwe

Tayfur Coşkunüzer tarafından yazıldı. Aktif .

g1

Güney Afrika, Zambiya ve Zimbabwe’ ye yapacağımız seyahat için küçük bir araştırma yaptığımızda değişik seyahat alternatifleri karşımıza çıkmıştı  ama bizi en çok ilgilendiren Viktorya Şelalesi oldu.

Safari kısmı da bize bir nevi bonus gibi gelecekti.

Afrika hep çekicidir; kendinizi kaptırdınız mı alimallah vazgeçemiyorsunuz, tıpkı bizim yaptığımız gibi, her yıl  mutlaka  bir  veya  iki  kez  gitme  fikri  oluşuyor aklınızda.  Zaten  amaç  seyahat  edip  kendini geliştirmek değil midir, hepimiz her şeyi  yollarda öğrenmedik mi? Paulo Coelho’ nun son kitabı "Elif" te dediği gibi "bildiğim her şeyi yollarda öğrendim"...

Dinamik Afrika’ ya seyahat etmek için hazırlıklarımızı hem  safari  hem  yeni  keşif  modunda  yaptık.  Bu seyahatte Faik Çelik, Ertuğrul Kaplan, Faik Kaplan ve  ben  vardık.  Haziran  sonu  ve  temmuz  başını kapsayacak gezimiz 12 gün sürmesini planlıyorduk. Önce THY ile Johannesburg 'a 9 saatte gece  uçuşu yaptık.

Güney Afrika'nın  en büyük kenti olan Johannesburg sadece  vahşi  doğaya  yakın  bir  kent  değil  aynı zamanda  Afrika  el  sanatlarının  kalbi  olarak  nitelendirilebilir. Güney Afrika‘da halkın %80’ni İngilizce konuşuyor.  11  tane  resmi  dil  var  ülkede.  Bu  11 resmi dilden birisi de İngilizce.

Johannesburg’  dan  sonra  G.  Afrika’nın  başkenti Preotorya’ dan geçtik.  Her şeyiyle yeni sayılacak yapıları, düzeni ve temizliği dikkatimizi çekiyordu. Şehircilik  bu  kadar  güzel  ifade  edilebilir  diye düşünmeden edemiyor insan. Geniş park alanlarını bu kadar büyük görünce bizim belediyecilerimizin burayı  görmeleri  gerektiğini  konuştuk.  Preotorya daki  heybetli  bir  camiyi  uzaktan  görüyorduk.  Bu cami  Selimiye  Camii’nin  bir  kopyası  resmen.  Bir Türk iş adamı tarafından yaptırılıyormuş. Hakikaten  çok  ilginç  ve  gurur  verici  bir  şey  olarak  bizi şaşırtıyordu.

Preotorya’da konaklamadan, vahşi yaşamın yoğun olduğunu  bildiğimiz  Waterberg’e  hareket  ettik. Waterberg, Kruger Park’la birlikte G. Afrika’daki en büyük vahşi yaşam alanlarından biri. İçerisinde bir çok yabani hayvanı barındırıyor ve tabiki bizim gibi safari tutkunlarına da  sık sık ev sahipliği yapıyor. Waterberg aslında farklı safari tarzı geliştirdiği için bizim ilk tercihlerimizden oldu. Çünkü atlı safari  ve  değişik  alternatifler  sunuyordu.  Waterberg’e yaklaşık  4  saatlik  bir  araç  yolculuğundan  sonra ulaşabildik  ve  ulaştığımızda  etrafta  hayvan  göremeyince  umutlarımız  biraz  yıkıldı  açıkçası. Yerleştiğimiz kamp etrafa  hakim bir tepe üzerine kurulu  olmasına  rağmen,  koca  kampta  bizden başka kimsenin olmaması garip geldi.

gok1

Kamp; etrafında yaban hayatının yaşandığı, uçsuz bucaksız  toprakların  göründüğü  en  iyi  alana kurulmuştu.  Hepimizin  birlikte  kalacağı  büyük  bir  ev vermişlerdi ve evde kocaman bir şömine vardı. Güney  yarım  kürede  olduğumuz  için  Türkiye'nin tam aksine yaz ayları oldukça soğuk kış mevsimini yaşıyordu  ve  bu  yüzden  bizi  safari  konusunda düşüncelere sevk ediyordu.

Sabah  safariye  çıktığımızda,  etrafta  birkaç hayvandan başka beklediğimiz 5 büyükten (safari tutkunlarının aslan, fil, leopar, bufalo ve gergedana taktığı bir lakap) sadece gergedan ve fil görebilmek bizi  derinden  sarsıyordu.  Koca  vahşi  yaşam alanında nerdeyse boş boş dolaşıp  duruyorduk, çünkü kurumuş bitkiler ve kış soğuğu hayvanların otlak alanlara göç etmesine neden olmuştu.Burada 4 gece kalma fikri bize artık cazip gelmiyordu. Bu  bölgede  gördüğümüz  hayvanların  ve  birkaç köydeki insanların fotoğraflarını çekip onlarla sohbet ettik. Buraya yerleşmiş ve turistlere rehberlik yapan bir Mısırlıyla tanıştık. Mısırlı “burada mutlu olduğunu ve burayı çok sevdiğini” söylüyordu.

3 gece kaldığımız Waterberg’ de yaptığımız safari gezisi pek istediğimiz gibi olmasa da yeni tecrübeler edinerek  bir  gün  önceden  Johannesburg'a  döndük.

Johannesburg,  G.  Afrika’nın  kalbi  ve  ticaretin döndüğü yerdir. Aynı zamanda ülkenin ekonomik başkenti.  Şehir  merkezi  dışındaki  tüm  evlerin  ve  işyerlerinin  etrafındaki  yüksek  korunaklı  duvarlar dikkat çekecek kadar enteresan geliyordu. Eskiden siyahlar tarafından saldırılar olduğunu söylüyordu bize otelin yöneticisi. Kaldığımız otel Down Town’ a yaklaşık  20 dakika mesafedeydi; otel, ağaçlar içerisinde olmasına rağmen etraftaki  duvarlar bu yeşilliği görmemize mani oluyordu.

g2

Johannesburg, düz diyebileceğimiz bir alana yayılmış. Bunu şehrin en yüksek binası olan  Carlton Centre’ ye çıkarak daha  iyi  görebiliyorduk.  Bu  bina  1973  yılında  yapılmış  ve  220  metre  yüksekliğinde.  Buradan gördüğümüz kadarıyla şehirciliğin güzel örnekleri sunulmuş diyebiliriz. Geniş bir alana yayılan şehrin nüfusu  3  milyondan  biraz  fazla,  Johannesburg dünyanın altın merkezi  olarak da kabul edilmektedir. Ayrıca  bu  şehrin  yemekleri  gerçekten  enfesti. Merkezde  bulunan  ünlü  bir  otelin  lokantasında yediğimiz  şatobiryan  (chateaubriand)  yanında domates, tereyağı, kızarmış patates ve sunumları bizleri farklı lezzetlere götürdü.

Johannesburg’ tan Viktorya Şelalesi’ne gitmek üzere G.Afrika  havayollarına  ait  bir  uçakla  Zambiya’nın başkenti  Lusaka’  ya  hareket  ettik.  Lusaka’ya ulaştığımızda bizi şaşırtan eski ve küçük havaalanı oldu.

Lusaka’dan  Viktorya  Şelalesi’nin  olduğu  şehir Livingstone’a  gitmek  üzere  küçük  pervaneli  bir uçağa  bindik.  Şelalenin  üzerine  geldiğimizde oldukça  yükseğe  çıkan  su  parıltıları  çok  güzel görünüyordu.  Livingstone’a  indiğimizde arkadaşlarımızla beraber havaalanı hatırası fotoğrafı  çektirdik.  Sonra  şehrin  içinde  küçük  bir  tur atıp kaldığımız kampa hareket edecektik. Livingstone, Zambiya’ nın Lusaka’ dan önceki başkenti. Şehri  1855  yılında  ziyaret eden ve Mosi-Oa-Tunya Şelalesi’ne “Viktorya Falls”  diyerek kendi kraliçesinin  adını  vermiş  olan  İskoç  kaşif  Dr.  David Livingstone’ nun adı verilmiştir.

Viktorya Şelalesi'nin Livingston’ a uzaklığı 10 km, ama kalacağımız kampın şelaleye yakın olduğunu söylüyordu bizi karşılayan rehber. Zambezi Nehri kıyısında kurulu Tongabezi Kampı’na yerleştik. Kamp geniş  bir  alana  yayıldığı  gibi  nehrin  içerisinde bulunan  adalarda  birkaç  kamp  yeri  de  vardı. Zambezi  Nehri  Afrika’nın  4.  büyük  nehri  olarak geçiyor. Zambiya’ da doğan nehir kıvrılarak birkaç komşu ülkeden geçtikten sonra Mozambik’ te Hint Okyanusu’na  dökülüyor.  Yaklaşık  2700  km. uzunluğunda olan bu nehir  zaman zaman 5 km. genişliğe  kadar  ulaşabiliyor.  Bizim  kaldığımız kamptan  nehrin  genişliğini  görmek  rahatlıkla mümkündü, çünkü nehrin içerisinde irili ufaklı birçok ada mevcut.

g3

Kaldığımız kampta her birimize ayrı çadırlar verdiler. Etrafta adını sonradan öğrendiğimiz macaque (makak) maymunları oldukça fazlaydı. Gün batımı Tambezi  Nehri’nde  ayrı  bir  güzellikte  karşımızda duruyordu. Bizim için hazırlanan nehir balığından yediğimiz zaman farklı lezzetlere  yolculuk yaptık. Değişik soslu fıstık ezmesi tadında ve bitkilerden oluşan salata ve meyvelerden yedik.

gok

Ateşin başında yediğimiz bu enfes akşam yemeği bizim için Viktorya Şelalesi’ne hoş geldin” yemeği oldu. Tatlı bir  sohbetten  sonra  tüm  elektrikler  kapatıldı,  her birimize  ayrı  el  fenerleri  verildi,  gece  hayvanların sesleriyle uyuduk, sabah uyandığımızda güzel bir  kahvaltı bizi bekliyordu.

g5

İlk günümüzde araçlarla Zambezi Nehri’nin kıyısını takip ederek şelaleye ulaştık. Şelalenin döküldüğü derinlikten yukarı fırlattığı su parıltıları yerli halkın da dediği gibi "gürleyen duman" kilometrelerce uzak tan  bile  görülebiliyordu.  Şelaleye  ulaştığımızda inanılmaz bir su debisi vardı.  Bizim gördüğümüz bu  durum  suyun  en  yüksek  olduğu  mevsimdi. Çünkü  dökülen  suların  oluşturduğu  su damlacıklarından sürekli yağmur yağıyormuş gibi bir hisle karşı karşıya kalmamıza neden oluyordu.

Viktorya  Şelalesi,  dünyanın  en  geniş  şelalesi ünvanına  sahip.  1.7  km.  genişliğiyle,  120  metre yüksekliğiyle ve su debisiyle dünyanın Harikalarından birisi olarak kabul ediliyor ve UNESCO dünya mirası listesindedir. Zambiya ve Zimbabwe topraklarına dökülen sular birçok turistin buraya akın etmesini sağlıyor. Zambezi Nehri’nin etrafında birçok kamp ve otel inşa edilerek turistlere kalma imkanları sunulmuş, yanlış anlaşılmasın bu tür kamplar doğayı bozmadan ve kamufle edilerek hizmetlerine devam ediyorlar.

g7

Şelalenin de küldüğü alanda müthiş bir gökkuşağı oluşuyor bu nerdeyse sürekli diyebileceğimiz bir şekilde, çün-kü her gittiğimizde havada asılı duruyordu. Şelaleyi daha yakından görmek ve etraflıca dolaşmak için ayakkabılarımızı ve çoraplarımızı çıkartıp terliklerimizi giydik, üzerimize kalın ve uzun yağmur-luklarımızı alarak şiddetli oluşan yağmur efektlerinin ve su damlacıklarının altında dolaşıp fotoğraflar çektik. İnanılmaz keyifli bir yer burası. Başka bir atmosferde suyun gücünü hissediyorsunuz. Suyun 120 metre yüksekten düşerken çıkardığı sesi ve suyun heybetini kavrayabiliyorsunuz. Çağlayanın sesi birbirimizle konuşmamızı engelliyordu, sanırım burada sadece suyun dili geçerliydi. Çekebildiğimiz kadar fotoğraf çektik. Sağ olsun Faik Kaplan Bey hepimizin bir çok fotoğraflarımızı çekti, ben de herkesin yağmur altında ve yağmurluklarıyla fotoğraflarını çekmeye çalıştım.

g8

Viktorya Şelalesi’ni bir gün sonra da ziyaret etmek üzere  ayrıldık.  Şelalenin  yukarıdan  fotoğrafını çekmek  amacıyla  helikopter  için  başvurduk,  kişi başına  1  saatlik  gezinin  300  dolar  olduğunu söylediler  kabul  ettik,  fakat  5  gün  boyunca doluymuş, bu bizim başka alternatifler aramamıza neden  oldu.  İkinci  günümüzdeki  safari  turunda  Waterberg’  te  göremeyeceğimiz  kadar  hayvan gördük.  Etrafta  kocaman  ağaçlar  ve  ağaçların tepesinde oldukça fazla maymunlar, babunlar vardı. Ayrıca burada birçok fil de görme imkanımız oldu.

Safari süresince gördüğümüz köylere de uğrayarak onların  yaşamlarını  fotoğraflıyorduk.  Buralarda gördüklerimiz, aslında buralara gelerek komple bir köyün  her  türlü  bakımını  ve eğitim  giderini karşılayabileceğimizi  düşündürüyordu  bize. Bu aslında zor bir şey olmamasına rağmen bu tür bir  girişimin  nasıl olabileceği  konusunda  bizde soru işaretleri oluşturdu.

Yaşam alanları sadece topraktan yapılan evlerin içerisinde küçücük barınaklar, sanırım bizim gibi insanlar sadece geliyoruz ve bir kompozisyon  öğesi  olarak  bunu  görüp  geri  dönüyoruz, bu konuda keşke bir  şeyler yapabilme şansımız olabilse. 

Gittiğimiz  köylerdeki  bir  kaç  aileye Etrafta  birçok  çocuk  gördüm  ve  bu  mahzunların elleri,  yüzleri,  kıyafetleri  yıkanmamış,  kir  içinde.  İnsani bir dokunuş yapmak isteseniz bile hastalık  geçme riski sizi frenliyor. Keşke dünya   Zambiya ve  Zimbabwe’  yi  görüp  gerçekten  bir  şeyler yapabilse.  Çocukların  ve  kadınların  hayat mücadeleleri,   eminim ki bizim kadar buraya gelen herkesi derinden sarsmıştır. Safari turumuzdan sonra tekrar şelaleyi farklı açıdan görmek üzere Zimbabwe tarafına yöneldik. Zambiya ve  Zimbabwe  arasındaki  köprüden,  biraz  daha yukarıdan  ve  farklı  açılardan  şelaleyi görüntületebiliyorduk.  Birçok  açıdan  fotoğraflar çekerek helikopter arzumuzu törpülemeye çalıştık. Köprü yaklaşık 200 metre; yarısı Zambiya ve diğer yarısı da Zimbabwe’ de kalmakta. Çelikten yapılan bu köprü İngilizler tarafından 1905 yılında inşaatına başlanarak bitirilmiş. Dünyanın en büyük bungee jumping atlayışlarından birisi kabul edilen bu köprü yaklaşık  110  metre  yüksekliğinde.  Biz  köprüden geçerken  birçok  batılı  genç  atlamak  için  sıra  beklemekteydi. Faik Kaplan da sıraya girip atlamak istemesine  rağmen  ısrarlarımızla  vazgeçirdik.

cy

Zimbabve’ ye kısa bir giriş yaparak bir kaç fotoğraf çektik.  Zambiya’  ya  kıyasla  daha  fakir  ve  zor şartlarda  yaşayan  bir  ülke  Zimbabwe.  Afrika’nın dolayısıyla  dünyanın  kişi  başına  en  az  geliri  olan ülkesi ...

Kampa erken döndüğümüzde bizi kampın müdürü Mozambikli aslen Fransız kökenli olan Rudy Boribon karşıladı ve bize bir sürprizi olduğunu söyledi. Biz de  sürprizin  ne  olduğunu  öğrendiğimizde  çok heyecanlandık ve hemen kabul ettik. Eşyalarımızı hemen toparlayarak nehrin kıyısında bekleyen  küçük tekneye bindik.

Sürpriz  şöyleydi;  önemli  misafirleri  Sindabezi Adası’nda ağırlıyorlarmış. Biz de bu ilginç seyahatin değişiklik olacağını  düşündük. Üçüncü gecemiz daha güzel geçecek diyerek tekneye bindik. Daha  önce  nehirde  hiç  seyahat  etmediğimiz  için  önce tereddüt yaşadık. Çünkü nehrin kıyısında timsahlar,su  aygırları  oldukça  saldırgan  duruyorlardı.

Rehberimiz  bize  bunların  sadece  kıyıda yaşayabildiklerini, nehrin iç kısımlarına gidemedikleri için bize zarar veremeyeceklerini  söyledi. Biz de  buna  istinaden  can  yeleklerimizi  giyerek yolculuğumuza başladık. Zambezi Nehri hakikaten bu konuda çok tehlikeli ve bu konuyla ilgili yaşan-mış bir çok hikayeye sahip. Su aygırları su yüzeyinde  durabiliyorlar, maazallah kazara tekneye çarptığın da tekneye zarar  verebileceğini düşündük, fakat rehberimiz bizim rahat olmamızı söyledi.  Tekneyi kullanan  rehberimizin  vücudunda  birçok  kesik görünce kesiklerin nedenini sordum. Daha önce timsah avcısı olduğunu söylüyordu.

g10

Etrafta  gördüğümüz  su  aygırlarının  fotoğraflarını çekerek  ilerliyorduk,  nehrin  kenarında  gördüğümüz  birçok  filin  de  fotoğraflarını  çektik.  Gün  batmadan önce yaklaşık 30-40 dakikalık bir nehir yolculuğundan sonra Sindabezi Adası’na ulaştık. Bizi karşılayanlar rehbere tekneyle ana kampa  gitmesini söylediler ve koca adada yalnız kaldık.

Yaklaşık  1.5  km  çapındaki  adanın,  büyük ağaçlardan mütesekkil ve kırık dalları göze çarpan ıssız bir görünümü vardı. Adada ayrıca bizim kampa ait  6 adet çadır görülüyordu, ince taneli kumlara basarak adaya çıktık. Gün aydınlık olduğu için ilk başta pek ürpermedik, bizi karşılayan görevliler her birimize ayrı çadırlar verdiler. Fakat Faik Çelik ile Faik Kaplan bir arada kalmak için tek çadır istediler. Ben kendi çadırıma gittiğimde etrafta birçok hayvan ve ıssız bir ortam görünce hemen geri dönüp  çadırımızın  Ertuğrul  Kaplan’la  birlikte  Faik  Beylerin  çadırına yakın bir yerde olmasını istedim. Çadır değişiminden sonra adanın ortasında yakılan ateşin  etrafında  toplandık.  Görevliler  bize  bilgi vereceklerini söyleyerek şunları ifade ettiler: “Gece fillerin  adaya  geldiğini,  çadırdan  çıkmamamızı  ve dikkatli olmamızı anlattılar, yemeği yedikten sonra herkes çadırlarında oturabilir” dediler.

g11

Biz ilk başta şaka yaptıklarını zannettik. Çünkü filler adaya nasıl gelecek  diye  konuşurken  etraftan  ağaç  dallarının çıkardığı  sesler  gelmeye  başladı.  Yapılmış  olan yemek  hazırlığı  vs.  her  şey  toparlandı.  Görevliler bizi çadırların ortasında olan kocaman bir ağacın üzerine  yapılan  sedir  tarzı  yere  çıkardılar.  Filleri görünceye kadar bunun hala  bir şaka olduğunu zannediyorduk.  Çünkü  daha  önce  böyle  bir mizansen  Kenya’  da  Masai  Mara’  da  başımıza gelmişti. Ama şaka olduğunu sonradan anlamıştık. Oysa buradaki tamamen gerçekti.

Kocaman 2 fil çadırların etrafında olunca ister istemez huzurumuz kaçtı  ve  yiyeceğimiz  yemeği  de  tam  manasıyla yiyemeden  fillerin  gitmesini  bekledik.  İlerleyen saatlerde  filler farklı alanlara gidince biz de ağaçtan inerek  hemen  çadırlarımıza  geçtik.  Uyumak  ne mümkün  korku  başa  bela  misali,  ha  geldiler gelecekler  diye  ben  hep  teyakkuzda  bekledim. Gece  2-3  gibi  bir  fil  bizim  çadıra  doğru  dalları savurunca kalktım ve öylece kaldım. Faik Beylerin çadırına  da  filler  hortumunu  vurunca  bizimkiler hemen kıyafetlerini giymişler ve hazır kıta beklemeye başlamışlar ne olur ne olmaz diye. Tabii bu arada  çadırlarımızdan  çıkamıyorduk,  gün  ışıyınca  fillerin ayak  izleri  çadırlarımızın  etrafında  oldukça  net görünüyordu. 

g13

Sabahın  ilk  ışıklarında  bizim  için  kahvaltı hazırladıklarını söylemeye gelen görevliye Rudy'e ulaşıp bizi buradan aldırmasını söyledik, bir daha da adada  kalmayacağız diyerek başımıza gelen olaylarla  beraber  sitemlerimizi  ilettik.  Kahvaltımızı burada yaparak gelen tekneyle ana kampa geçtik. Burada yaşadığımız maceralar sonradan bizim için güzel sohbet konusu oldu. Sonraki günlerde ana kampta  kalarak  bu  tür  bir  şeye  mahal  vermedik.  Son günümüzde öğlen yemeği için bizi "Livingstone island" dedikleri ve  şelalenin döküldüğü yer olan adada ağırladılar.

120 metrelik yüksekliğin en uç noktasında  bulunan  bu  adada  adrenalin  en doruktaydı. Gerçekten burası  bizi çok mutlu etti. Etrafta "gürleyen duman" gölgesinde çektirdiğimiz  fotoğraflarla birlikte, görevlilerin şelalenin döküldüğü yerin fotoğraflarını bize çektirmek için gösterdikleri gayretten  ziyadesiyle  memnun  olduk.  Bizim  için hazırlanan sofra ve balıklar da ayrı bir güzellikteydi. Buradan ayrılırken Zambezi Nehri’ne, Livigstone’a ve  bu  harika  topraklara  tekrar  gelmeyi  umut ediyoruz.

Ben ve Faik Kaplan Lusaka’ya gitmeye karar verdik. Faik Çelik ve Ertuğrul Kaplan da Johannessburg’ a dönüp orada alışveriş yapmak istediler. Neticede biz yine küçük pervaneli bir uçakla Lusaka’ya git- mek  üzere  havaalanından  yola  çıktık.  Lusaka’  ya ulaştığımızda,  bookingten  ayarladığımız  ve gördüğümde şaşırdığım daha önce Hindistan’da otellerinde kaldığım "Taj Mahal" otelinin görevlileri bizi karşıladı ve otele gittik.Otele yerleştikten sonra Lusaka turu atmak üzere otelimizden yalnız ve yaya bir şekilde ayrılarak etrafın  bol  bol  fotoğrafını  çektik. 

g15

Gördüğümüz  pa- zarlar  ve  hareketlilik  bizim  için  bulunmaz  bir kompozisyondu. Eski demiryolu rayları ve bu raylar üzerinde oturan insanlar genel Afrika görüntüsünü anlatıyordu bize. Pazarlardaki canlılık dinamik Afrika’yı   ifade ediyordu. Şehrin işlek caddelerinden birinde  gördüğümüz  bir  caminin  fotoğrafını çekmeye çalışırken bize mani olanlara müslüman olduğumuzu  söyleyerek  müsaade  istiyorduk. Camiden aldığımız bir kaç kareden sonra  şehrin merkezinde  eski  turistler  için  yapılan  köye  gittik. Burası  yöresel  ve  el  emeği  ile  yapılan  hediyelik eşyalarla  doluydu. 

g14

Buradan  biraz  hediye  alarak tekrar şehrin ilginç olan yerlerine gitmek üzere yola çıktık.  Lusaka’  da  ayrıca  büyük  bir  de  alışveriş merkezi mevcut. Birçok dünya markasını burada görmek  mümkün.  Etrafta  oldukça  fazla  Avrupalı beyaz var  bunu rahatlıkla görebiliyorsunuz. Ama maalesef Zambiya ve Zimbabwe’ de henüz bizim büyükelçiliklerimiz yok. Umarız buralarda da yakın zamanda büyükelçilik açılır ve THY buralara seferler düzenler.Dönüşümüz yine Johannesburg’ tan oldu ve  memleketimize 12 günlük bir gezimizden sonra ulaştık. Bu gezide çektiğim fotoğraflar umarım sizi  oralara götürecek kadar güzel olmuştur...

PLG_CONTENT_AUTHORLIST_TITLE_ABOUT_AUTHOR

Tayfur Coşkunüzer

Tayfur Coşkunüzer