Deprem Gerçeği

Prof. Dr. Bekir Parlak tarafından yazıldı. Aktif .

g16

Deprem Türkiye’nin bir gerçeği. Kıtalararası geçiş koridoru oluşturan  Anadolu  yarımadası  bulunduğu  coğrafyada sahip  olduğu  jeolojik,  jeofizik  ve  topoğrafik  özellikleri itibariyle  dünyanın  önde  gelen  deprem  bölgelerinden biri  durumunda.Deprem, bu toprakları ve üzerinde yaşayanları yüzyıllar boyunca acılara boğmuş, nice insanın canına mal  olmuştur.Geçmişte  yaşanan büyük  çaplı  depremleri  bir yana bırakıp, sadece  yüz  yıl  öncesinden  bugüne  bakacak olursak;   1903 yılından günümüze, hasara sebep olan 130 depremde 110 bin canımızı kaybettik. Yüz binlere varan sayıda yaralı ve sakat kalan insanımız oldu. Binlerce çocuk yetim ve öksüz kaldı, bir o kadar ana-baba da evlatsız... Bu depremlerde 2 milyon evimizi  kaybettik.Yine milyonlarca ev hasarlı  veya oturulamaz  duruma geldi. Son yüzyıl içinde depremlerde yaklaşık olarak her yıl ulusal gelirimizin yüzde 1’ini yitirdik. 1999 Gölcük ve Düzce depremlerinde ulusal gelirimizin yüzde 15’e yakın bir bölümü birkaç dakika içinde yok oldu.

Anadolu’da yaşanan bazı depremler çok ağır faturalar ödetti  bize.1939 yılında Erzincan’da meydana gelen depremde 60 saniye  içinde  33  bin  vatandaşımızı kaybettik. Bunun bir benzerini 1999’da Doğu Marmara’da (İzmit, Gölcük, Adapazarı, Yalova, Düzce) ve 2011’de Erciş ve Van’da yaşadık. Binlerce  insanımızı  toprağa verdik. Binlercesi de bedenen ve ruhen yaralı kaldı. Acıları dindirmek de, depremin izlerini silmek de kolay olmadı. En  son  yaşadığımız  büyük deprem  olan Erciş-Van depremi bir kez daha  bize gösterdi  ki, bu toprağın insanları depreme karşı, tıpkı düşmana karşı olduğu gibi daima uyanık ve hazırlıklı olmak zorunda.

Türkiye’de, depreme meyilli 15 bin km uzunluğunda canlı fay hattı mevcut. Bu fayların ana kolları, ülkemizi bir uçtan bir  uca  adeta  ahtapot  gibi  sarmakta.  Bilhassa  Kuzey Anadolu  Fay  Hattı  doğu  sınırımızdan  Çanakkale vilayetimize  kadar  kalın  bir  yay  çizerek  Anadolu’yu  bir baştan bir başa katetmektedir. Kuzey Anadolu Fay Hattı içinde  İstanbul,  Bursa,  Kocaeli,  Sakarya,  Erzincan, Balıkesir ve kısmen Samsun gibi büyük ve ekonomimizin can damarlarının attığı vilayetler yer almakta. Bu fay hattıyla birleşen ve bir ucu Van, diğer ucu Hakkari’den çıkan bir fay hattı da soluğu Hatay’da almakta, bu hat üzerinde Bingöl,  Muş,  Bitlis,  Elazığ,  Malatya,  Adıyaman  ve Osmaniye vilayet topraklarını boydan boya geçmektedir. Diğer  taraftan  deprem  bakımından  en  şanssız bölgelerimizden  olan  Ege  Bölgesinde,  Antalya’nın kuzeyinden Eskişehir’in batısına kadar çizilen hattın batı kısmında kalan neredeyse tüm İç ve Kıyı Ege vilayetleri mizi deprem sarmalı adeta esir almaktadır.  Bu sayılan bölge ler birinci ve ikinci deprem bölgeleridir. Deprem den uzak gördüğümüz beşinci ve dördüncü bölgeler, Anadolu  topraklarında  büyük  bir  yer  tutmaz.  Kaldı  ki,     bu bölgeler içinde yer alan Karaman, Konya ve kısmen Ankara vilayetlerimizde can kaybına neden olmasa da depremlerin yaşandığı, özellikle son zamanlarda buna daha çok rastlandığı bilinmektedir.  

O  zaman  tüm  ülke  olarak  ve  her  birimiz  birey  olarak başımızı dövmeden, başımızı iki elimizin arasına alıp dikkatlice düşünmeliyiz. Depremden kaçmak, depremi engellemek  mümkün  değilse  ne  yapmalı?  Tabii  ki cevabı bellidir bu sorunun: “Depremle birlikte yaşa- mayı  öğrenmek”.  Bunun  açılımı  şudur;  depreme hazırlıklı olmak, binalarımızı sağlam yapmak, deprem öncesi, sırası ve sonrası aşamalarda nelerin yapılması gerektiğini  iyi  planlamak,  bunları  sırası  geldiğinde disiplinle  uygulamak,  insanımızı  bu  konuda  eğitip bilinçlendirmek,  imar  ve  yapı  konusundaki  resmi prosedürleri  ciddiyetle  ve  manipüle  etmeden uygulamak, kentlerimizdeki depreme dayanıksız yapı- ları  yıkarak  yeni  ve  dayanıklı  binalar  inşa  etmek,  bu alanlarda  yetkili  ve  sorumlu  olan  kamu  görevlilerinin görev ve mesuliyetlerini en iyi şekilde yerine getirecek- leri  tedbirleri  almak,  denetim  konularında  taviz  ver- memek ve diğer gerekli önlemleri zamanında almak.

Bütün bunları yaparken iki yol takip etmemiz gerekir.: İlki kendi geçmişimizden ders çıkarmak. İkincisi de, depreme  hazırlık  konusunda  bizden  çok  daha  ileri olan, yani geçmişlerinden  gereken dersi iyi alıp bun- ları  hayata  geçiren  ülkelerden  örnek  ve  destek  al-     mak.  Bunun  için  vakit  geçirmeden  çalışmalara başlamamız  ve  durup  usanmadan  hazırlıklarımızı yapmamız elzemdir. Halen ülkemizde büyük deprem- ler beklenmekte ve bu konu zaman zaman hararetli tartışılmalara sebep olmaktadır. Muhtemel bir İstanbul depreminin, 50 bine yakın can kaybına yol açacağı, bunun yanında 100 binin üzerinde insanımızı yaralı ve sakat bırakacağı, 40 bin civarında binaya ağır hasar vereceği  2  milyona  yakın  vatandaşımızın  evsiz kalabileceği, 1 milyon kişini işsiz kalacağı ve fiziksel hasarın maddi boyutlarının 100 milyar dolara ulaşacağı hesaplanmaktadır.  Bu  hesaplamaların  üzerinde kayıpların olabileceği de düşünülmektedir.   Bir  gerçekle  karşı  karşıya  olduğumuz  ayan  beyan ortadadır. “Depremde yaşamak istiyorsak depremle yaşamayı” öğrenmeliyiz. Esasında bizi yıkan deprem değil,  depreme  hazırlıksız  olmamızdır.  Üstelik  bu topraklarda  olan  afet  sadece  depremlerle  de  sınırlı kalmıyor.  Torak  kaymaları,  sel  baskınları,  orman yangınları, kuraklık ve çölleşme, çığ ve yıldırım felaket- leri  gibi  diğer  doğal  afetlere  de  maruz  kalmaktayız. Bunların yanı sıra teknolojik afetler dediğimiz kimyasal ve endüstriyel kazalar, uçak kazaları, demiryolu afet- leri, gemi kazaları da yaşanmaktadır. Öyleyse deprem başta olmak üzere tüm bu afetlere yönelik bütünsel, kapsamlı, gerçekçi ve güncel bir afet yönetimi planına sahip  olmamız  ve  bunu  yeri  geldiğinde  disiplinli  bir şekilde uygulamamız lazımdır.

deprem

Türkiye’nin önünde afete hazırlık için önemli bir fırsat var. Bu fırsat, kamuoyunda “kentsel dönüşüm” yasası olarak bilinen, “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştü rülmesi Hakkında Kanun” dur. Bu Kanun geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanımız tarafından onaylanmıştır. 16 Mayıs 2012 tarihinde TBMM’de kabul edilen 6306 sayılı kanun, Türkiye için tarihi bir fırsata dönüştürülebilir.  Afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm  ve  standartlarına  uygun,  sağlıklı  ve  güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve  yenilemelere  dair  usul  ve  esasları  belirlemeyi amaçlayan  bu  kanun,  yerli  yerince  uygulandığında depreme  dayanıksız  kentsel  çöküntü  alanlarındaki yaklaşık 10 milyon konutu sağlıklı ve depreme dayanıklı hale dönüştürmüş olacağız. Maddi çerçevesi yaklaşık 400  milyar  dolar  olan  ve  15  yıla  yakın  bir  zaman diliminde uygulanacak bu büyük dönüşüm, ülkemizde afet riski altındaki dayanıksız yapıları yeni ve sağlam yapılarla  dönüştüreceği  gibi,  aynı  zamanda kentlerimizdeki sağlıksız koşullarda bulunan gecekondu bölgelerinin  ve  kentsel  bozulma  ve  yıpranmanın yaşandığı  alanların  sağlıklı,  estetik  ve  düzenli  bir görünüme kavuşturulmasına da hizmet edecektir.

Toplam konut stoğu 20 milyon olan ülkemizde, bunun 5 milyonluk kısmı 1999 depreminden sonra inşa edilen ve ilgili mevzuata uygun olan yeni ve sağlam binalardır. Yine yaklaşık 5 milyonu aşkın konut, depreme dayanıklı haldedir. Kalan 10 milyon konut bu dönüşüm hareketi kapsamındadır. Öncelikli olarak İstanbul, Bursa, İzmir, Kocaeli ve Sakarya gibi deprem riski yüksek, nüfus ve ekonomik güç itibariyle büyük olan vilayetlerimizden başlayacak olan kentsel dönüşüm, Türkiye’de kentsel alanlardaki fiziki yapının depreme hazır hale getirilmesini sağlayacaktır.  Bunun  için  çalışmaların  hemen başlaması, hızlı bir şekilde ve aksamadan yürütülmesi, böylelikle olası depremleri yaşamadan insanlarımızı ve kentlerimizi koruma altına almamız beklenir. Yukarıda da  değinildiği  gibi  salt  bu  uygulamayla  depremler başta  olmak  üzere  afetlere  hazırlıklı  olmamız  da mümkün değildir. Konutların yanı sıra tüm kamu binaları, fabrikalarımız, ulaşım artellerimiz üzerindeki yol, köprü, viyadük, tünel ve diğer unsurlar ve stratejik tesislerimiz de  deprem  ve  afet  riskleri  yönünden  fenni  olarak detaylıca ve reel bir şekilde incelendikten sonra, yıkıp yeniden yapma ya da sağlamlaştırma yöntemleriyle depreme hazırlıklı kılınmalıdır.

Vatandaşlarımızın afet eğitimi de depreme hazırlığımız açısından çok önemli bir çalışmadır. Bu çalışma içinde örgün eğitim, yaygın eğitim, mesleki eğitim, hizmet içi eğitim ve halk eğitimi yollarıyla bir toplumsal bilinçlenme seferberliği başlatmamız, olmazsa olmaz bir gerekliliktir. Eğitimlerin uygulamalı olarak yapılması ve tekrarlanması kalıcılığını devam ettirir.

Depreme hazırlığımız, kişisel bazda ve ev hazırlığı, bina ve  site  hazırlığı,  semt  ve  kent  hazırlığı  ile  toplumsal hazırlık  boyutlarıyla  planlanmalıdır.  Bu  planlar,  afet öncesinde, afet sırasında ve sonrasında olarak zaman boyutlu programlara uyarlanmalıdır. Ayrıca hem birey- sel ve grup bazında, hem de toplumsal bazda, sivil, özel ve kamu sektörlerinin konum ve sorumluluklarını içeren geniş kapsamlı bir hazırlık gerçekleştirilmelidir.

Doğal afetler, yeryüzünün ve yaşamın bir gerçeği ola- rak  in  sanoğlunu  tehdit  etmeye  devam  edecektir. Afetler  den  mümkün  olduğunca  en  az  düzeyde etkilenme ve afet sonrasında hayatın en kısa sürede normale dönmesi, yine insanoğlunun elindedir. Büyük felaketler, insanı derinden etkilemekte ve yıllar boyunca giderilemeyen silinmesi zor yaralar açmaktadır.  Etkileri büyük çaplı felaket yaşayan insanların psikolojik olarak normale dönmesinin çok kolay olmadığı bilinmekte- dir. Uzmanların belirttiğine göre aradan geçen uzun yıllara rağmen insanlar depremin etkilerini üzerlerinden atamamaktalar. Örneğin; on katı asansör kullanmak yerine yürüyerek çıkmayı tercih edenler, iç çamaşırı ya da mayo ile duş alanlar, ya da sırf üst katlarda oturuyor diye arkadaşlarını ziyarete gidemeyen depremzedeler gözlenmektedir.  Deprem  acıları  bunu  yaşayanların zihinlerinden  silinmemekte  ve  onlara  kabuslar yaşatmaktadır. Bu acıları bir kez daha yaşamamak için her  birey  ve  kurum,  üzerine  düşeni  en  iyi  şekilde yapmanın  sorumluluğunu  taşımak  zorundadır. Yarınlarımızın,  bugün  yaptıklarımıza  ve  yapamadık- larımıza bağlı olduğunu bir kez daha hatırlayalım.

PLG_CONTENT_AUTHORLIST_TITLE_ABOUT_AUTHOR

Prof. Dr. Bekir Parlak