Petrol Uygarlığı

Yılmaz Ekinci tarafından yazıldı. Aktif .

g18

Bir zamanlar dünyada ticaret denince Araplar ve bu ticareti  gerçekleştiren  Arap  bezirganları  akla  gelirdi. Çölün  getirdiği  yokluk  duygusu,  Arapların  gözünde ticareti  ölümsüz  kılmıştı. Araplar  bunda  haksız  da değillerdi.  Uzak  diyarlardan  gelen  mallar  hem güvenliği  hem  de  zenginliği  doğurmuş.  Kurulan panayırlar,  yol  güzergahları  ve  bazı  aylarda çatışmazlıkların ilanı (haram aylar) vb. olgular ticaretin gelişmesine  sebep  olmuş.      Araplar  ve  Ben-i İsrailoğulları  dünyada  ticaretle  uğraşan  yegâne    iki millet  iken,  bugün  ne  yazık  ki  Araplar  üretici özelliklerini  petrol  sayesinde  yitirmiş  durumdadırlar. Ben-i  İsrailoğulları  ise  Araplardan  farklı  bir  strateji izleyerek  bugün  neredeyse  dünya  ticareti  onlardan sorulur  haldedir.  Bir  zamanlar  Arapların  ticaret  ile uğraşmaları  onlara  parlak  bir  medeniyet    ve  İslam güneşinin  geniş  bir  coğrafyaya  yayılmasına  sebep olduğu  bilinen bir realitedir.

Müslüman  tüccarlar,  Arap  yarımadasından  çıkıp Doğu’ya;  Çin  seddine,  Endonezya  adalarına, Batı’da;  Sicilya,  İber  Yarımadasına,  Kuzey’de;  Rus steplerine  ve  Güney’de  ise  Afrika  çöllerine  kadar gitmeleri,  İslam’ın  geniş  bir  alana    yayılmasına  etki etmiş. Petrolün ekonomik bir değer olarak öne çıkışı Arapların ticari kapasitelerini öldürmüştür. Bir zaman- lar  Müslüman  Araplar  dünyada  ticarette  en  başarılı insanlar  iken  bugün  tüketim  fetişizmi    tarafından adeta  kuşatılmış  durumundadırlar.  Petrol  kuyuları, Araplara  uygarlığı  değil  esareti  getirmiştir.  Arapların diğer  milletlerle  olan  temasları  petrol  sayesinde  ne yazık ki geriye gitmiştir. Bir zamanlar sosyal yaşamda konforu, sanatta estetiği ve bilimde hakikatin temsil- cisi    konumunda    olan  Araplar,  bu  gün  ne  yazık  ki tüketim toplumun bir parçası olmuşlardır.

İslam dünyasına ilişkin  gelişmelere bakıldığında 19. yüzyılın  Batı  uygarlığı  için  heyecanlı  ve  devrimci  bir çağ,  İslam alemi için ise suskun ve durağan geçtiği  bir  çağ  olduğu  söylenebilir.    2.  Dünya  Savaşı’ndan sonra  İslam alemi için beklenen gelmiş fakat arzula- nan  gerçekleşmemişti  .Ufukta  görülen    güneş,  Kaf Dağı’nın ötelerinde sönük  bir halde ve müslümanları uyandırmaktan uzaktı. Müslüman coğrafya da durum bu  iken,  80’li  yılların  sonraları  90’lı  yılların  başlarında  Doğu  bloğunun(sosyalist  ülkeleri)  çökmesi  ve şeytanın  yenilmiş  olması  Batılıları  fazla  sevindir- meyecekti.  Çünkü; Batının   yeni bir şeytana ihtiyacı vardı.  Batı  yeni  bir  şeytan  icat  etmekle  gecikmedi. İstenilen  şeytan  bulunmuştu:  İslam!..  11  Eylül’de kulelerin  çöküşü  ile  İslam’a  yeni  bir  damga vurulmuştu.  İslam,  ‘bulaşıcı’,  Müslümanlar  ise ‘şeytani’(!) yaratıklardır. Bilgi kirliliği ve enformasyonist cehalet,  bütün  bir  Batıyı  rehin  aldı.  Batı  artık  İslam’ı tanımak,  bilmek  istemiyordu.  Topyekun  bir  savaş açılmıştı;  sahrada,  Hindikuş  dağlarında,  Irak  çöller- inde ve dünyanın her yerinde. Bu savaşta bir yanlışlık vardı.  Her  şey  tersyüz  edilmişti.  Zerdüşt’ün  dili  ile söylersek  her  şey  iyilik  ile  kötülük  arasında  cereyan ediyormuş  gibi  gösteriliyordu.  Düşman,  her  yerde görünmezlik  kisvesine  bürünmüştü.  

  Hakikatın somutluğu  karşısında  yalanın  sanallığı  Batı  med- yasında  kendisine  rahatça  yer  bulabiliyordu.  Batı elindeki bütün gücünü enformatik süreçlere bağladı ve  geniş  kitleleri  bu  yalana  tutsak  etti.  Ne  de  olsa İsrafil’in suru onların elinde idi: Medeniler ve vahşiler, yerliler  ve  yabancılar,  onlar  ve  ötekiler…  Ötekiler, Batının  gözünde  ‘efsel-i  safilin’  idiler.  Efseli  safilin’in Eşrefül mahlukat’a dönüşmesi için gerçeğin üzerin- den  birilerin  örtüyü  çekmesi    gerekiyordu.  Onlara Allah’ın açık delili geldiği halde yalanda ısrar etmeleri simülasyon  çağın  alameti  olarak  görmek  gerekir. Fakat,  “güneş  balçıkla  sıvanmaz”  gerçeği  ortada iken  kıyamın  sesleri,  Mağrip’te  yükselmeye başlamıştı bile. Mağrip’teki devrimin sesi ve yayılma frekansı,  herhalde  daha  Arapları    çok  sarsacağa benziyor.  Bu  durumun  Müslümanlar  için  büyük  bir uyanış,  diğer  halklar  içinse  küçük  bir  meşale olacağını,  şimdiden  söylemeyi  mübalağa  etmiş olmayız.

g20

UYGARLIĞIN KOORDİNATLARI

Uygarlığın  gelişip  serpiştiği  coğrafi  koordinatlara baktığımızda  en  bereketli  toprakların  Akdeniz Havza’sı  olduğu  görülür.  Akdeniz  Havza’sında yeşerip,  dünyanın  diğer  tarafına  yayılan  çeşitli uygarlıkları  görmekteyiz.  Mezopotamya  uygarlığı, Mısır uygarlığı, Eski Yunan uygarlığı, Roma uygarlığı bu  coğrafya    orijinli  olup,  buradan  dünyanın  diğer taraflarına yayılmışlar.

Uygarlığın  dünyadaki  dağılım  koordinatlarına  baktı- ğımızda,  20.  kuzey  enleminin  biraz  yukarısında (yengeç  dönencesi)  başlayıp,  50.  kuzey  enlemin biraz  aşağısında  bittiğini  görmekteyiz.  İklimsel özellikler,  bitki  çeşitliliği,  insan  popülasyonunun zenginliği, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının bolluğu ve farklı  uygarlıkların  bu  bölgede  olmaları    bu  tezimizi haklı çıkarmaktadır.

Dünya tarihi incelendiğinde, genellikle insanoğlunun yeryüzündeki  büyük  yürüyüşünün  Doğu’dan Batı’ya veya  Batı’dan  Doğu’ya  doğru  olduğu  görülür. Örneğin  Perslerin,    Hunların,  Türklerin  ve  benzeri kavimlerin  Doğu’dan  Batı’ya  yürüyüşleri,  kavimler göçü ve bunun akabinde Büyük İskender’in Batı’dan Doğu’ya seferleri, Roma İmparatorluğu’nun  Akdeniz havzasına yayılması, Çin ve Hindistan uygarlıkların bu enlemde olması, İslam uygarlığın bu enlem arasında hem  Doğu’ya  hem  de  Batı’ya  doğru  yayılması,  bu tezimizi ilginç kılmaktadır.   Tarihte ne Kuzey’in ve ne de    Güney’in  büyük  çaplı  siyasal  hareketlere  ve teknolojik  gelişmelere  beşiklik  etmediğini  kolaylıkla ifade edebiliriz. Bazı istisnalar dışında hiçbir hareketin kuzeyden  güneye  veya  güneyden  kuzeye  doğru olmadığını da biliyoruz.

1980’li yıllardan sonra Doğu Blok’unun çözülmesiyle birlikte 50. kuzey enleminde bu fay hattının kırıldığını görmekteyiz. Kuzeyde vuku bulan “ Turuncu Devrim” bu  bölgede  demokratikleşmeye,  sivilleşmeye, serbest piyasanın oluşumuna ve benzeri süreçlerinin tetiklenmesine  ve siyasal yapıların el  değiştirmesine neden  olduğu  görülmektedir.  Buna  karşılık,  30. enlem    kuşağında  yer  alan,    özellikle  Müslüman ahalinin  yoğun bulunduğu koordinatlarda diktatoryel devletlerin hüküm sürdüğü ve Batılı güçler tarafından korunduğunu  görmekteyiz.  Kuzeydeki  devinim devam  ederken  güneydeki  sessizliğin  uzun sürmeyeceği belliydi. Biriken enerjinin açığa çıkması için  bir  kıvılcımın  çakılması  yeterliydi.  Bu  kıvılcım Akdenizin  güneyinde,  kıyı  şeridinde  çakıldı.  2011 yılının şafağında, Müslüman ahalinin  yoğun yaşadığı yerlerde  domino etkisini  gösterdi. Müslüman halklar tarihe  meydan  okuyarak  önce  Tunus,  sonra  Mısır, Libya,  Cezayir,  Yemen,  Suriye  ve  Bahreyn  gibi ülkelerde    kıyama  kalkıştılar.  50.  kuzey  enleminde sonra 30. enlem üzerinde  fay hattının  da kırıldığını görmekteyiz. Kimi sosyologlar bu duruma Westfalya Anlaşmasının  ve  ulus-devlet  organizasyonunun çöktüğü iddiasındadır.

Globalizm  süreci  ile  internetin  ve  sosyal  paylaşım ağlarının  yaygınlaşması  ile  birlikte  yeni  devrimler çağının  başladığını  söyleyebiliriz.  Otoriter  yöne- timlerin  yıkılmasına  sebep  olan  bu  süreç,  kimileri tarafından “Ağ Devrimi “ (Twitter, facebook, msn vb.)  olarak betimlendirilmektedir. Nasıl isimlendirilse isim- lendirilsin  bu  enlem  civarında  vuku  bulan  olayların, insanlık  için  yeni  gelişmeleri  tetikleyeceği  ortadadır.

Yaklaşık  olarak  300  yıldır  dünyaya  hükmeden  Batı uygarlığının  dönüşümüne  veya  gerilemesine  etki edeceği aşikardır. Çünkü Batı, 300 yıldır kendi halkları dışında diğer halklara aynı  beşeri, siyasi, iktisadi ve hukuki  hakları  götürmekte  başarısız  kalmıştır.  Dikta rejimlerle  kol  kola  girmekten  çekinmemiştir.  Global- izm  süreci  ile  birlikte  ulusüstü  mekanizmaların oluşturulmasında  yetersiz  ve  pasif  kalmıştır.  Batı, kendi  periferisinde  yaşayan  toplulukları  uzunca  bir zaman tüketici olarak görmüş ve sömürgeciliğin yeni bir kolu olan modernizmin  buralarda yaygınlaşması için  elinden  geleni  yapmıştır.  Batı  için  önemli  olan diğer  halkların  kendi  ayakları  üzerinde  durmaları değil;  önemli  olan  onların  ürettiklerini  tüketen iktidarların    işbaşında  olmalarıdır.  Demokrasinin derinleşmesi, insan hakları, çevre, katılım ve benzeri haklar hak getire…

Eğer bu kıyam, halklara yeni özgürlükler temelinde bir şeyler sunabilirse,  modernist modernleşme dönemi- nin bittiği ve yeni kırılmaların başladığını söyleyebiliriz.  Bu hareket kısa sürede vuku bulduğu coğrafyayı - bir baştan  diğer  başa-    bir  etkileme  gücüne  sahip  ise  uzun vadede Batı dünyasını da etkileyeceği aşikardır. Batı dünyası için iki tercih sözkonusudur ya yeni bir medeniyetin  öncülüğüne  soyunacak  veya  da parçalanıp  dağılacaktır.  Özellikle  Çin,  Hindistan  ve İslam coğrafyasının yeniden uyanışı, başka halkların da uyanışını tetikleyecektir.  Bu bağlamda, gerçekten  Batı için tarihin sonu görünmektedir. Ya bütün dünya milletleri  için’  ulusüstü’  bir  yapılanma  ya  da  kaotik, kaos ve kabus dolu bir dünyanın çığlıklarını şimdiden duymaya hazırlıklı olmalıyız.

Yukarıdaki  analizden  sonra  İslam  coğrafyasında  vuku bulan hadiseleri tahlil ettiğimizde şunları görmek teyiz. Ontolojik olarak  sebeb-i hikmeti;  barış, esenlik ve huzur anlamına gelen İslam, günümüzde ne yazık ki  terörle  anılmaktadır.  İslam’ın  terör  ile  anılmasında genelde iki faktör söz konusudur. Birincisi, uzunca bir zamandır Müslüman ahaliyi Batılı sömürge devletleri yönetmekte ve sömürülmektedirler. İkincisi ise İslam coğrafyasında  suni  bir  şekilde  tesis  edilen  elitist, jakobenist  ve  diktatoryel  eğilimli  ulus  devlet  yapı- lanmasının varlığıdır. Bu durum ister istemez Müslü- man  ahali  ile  mevcut  idari  yapı  arasında  meşruiyet krizlerini tetiklemiştir. Başka bir deyişle, ahalinin istek ve talepleri ile yerleşik modernistlerin istek ve talepleri hep  farklı  şekilde  tezahür  etmiştir.  Taleplerin örtüşmemesi,  siyasal  kırılmalara,  iç  çekişmelere neden  olmuştur.  Halk  idaresinin  idari  yapılanmada kendine  yer  bulmaması,  siyasi  meşruiyet  krizlere zemin  oluşturmuştur.  İdari  erki  elinde  bulunduran militarist yapı, gücü otoritenin tek meşru aracı olarak görmüş ve bu topraklarda özgürlüğün serpişmesine müsaade edilmemiştir.  İslam coğrafyasında halk iradesinin idare de temsil edilmemesinin  birçok  nedenlerini  sayabilir.  Militarist ve  milliyetçilik  jargonu  üzerinde  vücut  bulan  devlet yapısı ve batılı sömürge güçlerin ajandaları tarafından kontrol  edilen  bu    tür  yönetimlerin    kendi  halklarına özgürlüğü ve mutluluğu götüremeyeceği aşikardı. Bu yapıyı  bütün  islam  coğrafyasında  görebilmekteyiz. Batılı  sömürge  güçleri  tarafından  desteklenen devletlerin(!) hiç birisi sosyolojik anlamda devlet olma vasıflarına  haiz  olmadıklarını  biliyoruz.  Şeyhlik  ve kabile  diskuru  üzerine  inşa  edilen  yapının  ne  kadar demokratik olduğu açıktır.Ayrıca,  Batı  kendisi  için  geçerli  olan  parametreleri  başkaları  için  öngörmemekte    ve  “böl  yönet” politikaları    rahatlıkla  uygulayabilmektedir.  Kendileri için geçerli olan parametreleri  ‘ulus-devlet’ şeklinde

g21

temellendirenler,  iş  Arap  coğrafyasına  geldiğinde bütün bu parametreler unutulmakta ve ne hikmetse bugün Arabistan yarımadasında aynı dine, toprağa, geleneğe  sahip  olanlar  bir  çatı  altında  değilde, adeta” her kabileye bir devlet” yapılanmasını onlara uygun  görmüşler.  Bu  gerçeği  görmemiz  gerekiyor. Bunu  hiçbir  düşünür,  aydın  tahlil  etmiyor.  Bu coğrafyada  var  olan  devletlerin  hiç  birisi  ideolojik anlamda  siyasi  meşruiyete  sahip  değildir.  İstek  ve taleplerin polis ve askeri güçler tarafında bastırıldığı, en  küçük  bir  talebin  bile  tuğyan  ve  isyan  olarak görüldüğü  ve  asla  muhalefete  tahammülün gösterilmediği  yönetimler söz konusudur.

İslam coğrafyasındaki bu yapıyı ikiye ayırıp inceleye- biliriz. Birincisi geleneksel yapıya dayalı, geniş petrol yataklarına  sahip  olan,  daha  çok  şeyhlik  ve  kabile  şeklinde örgütlenen bir  yapı; ikincisi ise geleneksel çizgiden kopmuş, Batı değerleri şekilsel olarak kabul eden,  otoriter, milliyetçi, millitarist ve siyasi bürokra- siye  yaslanan    bir  yapının  varlığı.  Birincisine  örnek olarak  Suudi  rejimi,  Kuveyt  ,BAE,  Umman  ,Katar  vb rejimler;  ikincisine    Baasçılık  ideolojisinin    sebep olduğu  Irak’ta  Saddam  rejimi,  Suriye’de  Hafız  Esad yönetimi ,Libya’da Kaddafi  ile şekillenen otoriter bir yapı.

Baasçılık hareketi; Hristiyan Micheal tarafında ortaya atılan ve Arap milliyetçiliğini  ve lider kültünü yücelten otoriter  bir  ideolojidir.  Baasçılık  hareketi  ülkemizde kemalist  sol  tarafında,  özellikle”  yön”  ve”  kadro” dergileri etrafında gizlice yüceltilen bir harekettir. Arap toplumuna  dayatılan  bu  ideolojik  yapı,  Arap milliyetçiliği    ve  sosyalizm  jargona    sahip    iken, ülkemizdeki  bu  olgu  laisizm  ve  Türk  Milletçiliği şeklinde  vücut  buluyor.  İslam    ümmetinin  yaşadığı yerlerde milliyetçiliğin zuhru ancak Batı tipi örgütleme ile  mümkündür. 

g22

Çünkü  İslam  kavmiyetçiliğe  ve milliyetçiğe  prim  veren  bir  din  değildir.  Ulus-devlet olgusu bu toprakların yabancısı olduğu bir olgudur. Türkiye’nin  stratejik  bir  kavşakta  olması,  militarist anlayışla  topluma  hükmedilmesini  uzun  vadede  bu olguyu mümkün kılmıyor. Onun için on yılda bir askeri darbelerle siyasal alan dizayn ediliyor. Batı için önemli olan  Türkiye’nin  ne  çok  uzakta  ne  de  çok  yakında tutulması    gereken  bir  ülke    konumunun  muhafaza edilmesidir.  Avrupa  Birliğine  bir  de  bu  babta baktığımızda,  hakikatin  spektrumlarının  bizleri  yanılt- madığını görmekteyiz. Sonuncusu, her ne kadar bu ülkeler  yeraltı  zenginliklerine  sahipseler  de  milli  gelir acısından  adil  olmayan  bir  bölüşüm  sözkonusudur. Petrol  bu  coğrafya  da  adil  olmayan  bir  sosyo- ekonomik yapının kurulmasına ve beşeri sermayenin ölümüne  neden  olmuştur.  Sonuç  olarak,  bu  kadim topraklarda tarihin ve kültürel olguların yeniden neşet bulmasının,  ancak  petrolün  ekonomik  bir  değer  ol- maktan çıkmasıyla mümkün olacağını söyleyebilirim.